• Haber3 FaceBook
  • Haber3 Twitter
  • Haber3 Friendfeed.com
  • Haber3 RSS
  • IMKB
  • 60.557
  • Dolar
  • 1,7625
  • Euro
  • 2,3305
  • Altın
  • 652,04
  • Ankara : -9 °C
  • İstanbul : 5 °C
  • İzmir : 5 °C
  • Adana : 7 °C
  • Antalya : 7 °C
  • Diyarbakır : -2 °C
Atatürk'ün heykeli Şeyh Sait'in mezarını mı gösteriyor ?
2 evladımız şehit düştü
İstanbul'a asıl kar şimdi geliyor !
İstanbul'da saldırı hazırlığında yakalandılar
Yazıyı küçült/büyüt :Yazıyı küçültYazıyı büyüt

Atatürk'ü Gördüm !

27 Mart 2010 Cumartesi

Haber3'de yazmaya başladığım günden beri üç-dört saatlik uykuyla yetinir oldum. Şikâyetçi olduğumu sanmayın sakın, bilakis mutluyum... Lakin tarih bilgilerimi tazelemekti, dostlarla yaşamı paylaşmaktı, gündemi yakından izlemekti, Salı ve Cumartesi günlerine yazı yetiştirmekti derken sabahın altısı oluveriyor saat. "Hıh" diyor öbür yanım bilgiç bir tavırla ve ekliyor; "ben senin yazar olmadan önceki halini de bilirim!"

Gerçekten de uykuyla aramızda çocukluktan beri süregelen bir anlaşmazlık var. Nedenini; “Azrail ile Konuşurum Diye” adlı yazımda anlatmıştım. Ama bu iki aylık dönemdeki kadar uykusuz kaldığımı anımsamıyorum.

Arada bir kullandığım ilacın etkisiyle olsa gerek, geçen gece derin bir uykuya dalmışım. Hani top atılsa uyanmam derler ya, o cinsten... Ve uzun zamandır görmediğim film gibi rüyalarımın birinin içinde buldum kendimi, çok geçmeden.

Rüyamda yürüyordum… En mutlu günlerimin gecelerinde rüyalarımda kendimi yürürken görürüm hep. O gün de nereye gittiğimi bilmeden içinde bulunduğum ormanın güzelliğinden gözlerim kamaşarak yürüyordum. İğde ağaçlarından yayılan koku, yanı başımdaki nergislerinkiyle birleşince; insan öleceğini bile bile niye yaşar sorusunun yanıtını keşfettim. Rengârenk açan güllere, çam ağaçlarının dallarına konmuş birbirleriyle oynaşan serçelere baka baka patika yolda yavaş yavaş ilerliyordum. Cennet dedikleri yer burası olsa gerek diye düşünürken, uzaklarda birinin sandalyede oturduğunu fark ettim. Ormanın ortasında daha önce hiç görmediğim bir adam ve ben...

Adamın varlığı bile ürpermeme yetmişti ama nedense ona doğru yaklaşmadan da edemiyordum. Yaklaştıkça adamın vücut hatlarını daha iyi görüyordum. Sandalyede oklava yutmuş gibi oturuyordu. Güneş kadar parlak sarı saçları vardı. Beyaz gömlek üzerine giydiği mavi renk süveteri ve bembeyaz pantolonu tam bir uyum içindeydi. Yüzü, göle doğru dönük olduğundan bu yabancının kimliği konusunda net bir fikir oluşmamıştı kafamda henüz. O sırada 1900lü yılların başlarından kalma bir uçak geçti üzerimizden. Gözüm ister istemez oraya kaydı. Pilot, büyük bir ustalıkla kullanıyordu uçağını. O, gözden kaybolunca adımlarımı hızlandırdım. Bunda sandalyedeki yabancıyla bir an önce tanışma isteği yatıyordu. Deli cesaretiydi işte...

-Sabiha'yı gördün mü İsmet?

Bu soru kulaklarımda birkaç kez yankılandı, O ayağa kalkıp yüzünü bana dönene kadar. Tir tir titriyordum heyecandan, çünkü karşımda deniz mavisi gözleriyle bana bakmakta olan kişi Mustafa Kemal Atatürk idi... Heyecanımı sezinlemiş olmalıydı, sakinleşene dek hiçbir soru yöneltmedi. Çok sonra yüzümün rengi normalleştiğinde; "sen de kimsin," dedi o bildik kendinden emin ses tonuyla.

-Ertan Doğan, Atam...

Gülümsedi, belli ki hoşuna gitmişti.

-Bazıları gibi Mustafa demiyorsun bana, güzel... Atam sözcüğünü duymayı özlemişim, oysa halk olarak siz vermiştiniz Atatürk soy ismini. Şimdi neden utanç duyuyorsunuz ki? Neyse... Bunların önemi kalmadı artık.

Duyduğu acı, mimiklerine yansımıştı. Benim de yüreğime hüzün çöktü birden. Gözlerim doldu, ağlamamak için özel bir gayret gösterdim. Bu efkârlı havayı dağıtan yine O'nun sözleri oldu:

-İsmet nerede kaldı, halbuki hiç gecikmezdi!

-Rahatsız ettiysem Atam, yani dilerseniz...

Tümcemi tamamlayamadan konuşmamı kesti:

-Duymamış olayım… Cumhuriyeti emanet ettiğim gençlerin birinden sıkılacak değilim herhalde. Beni enseye tokat indirenlerle karıştırma.

-Estağfurullah Atam...

Birlikte yürüyüş yapma önerisini seve seve kabul etmiştim. Yel, suratlarımızı hafif hafif yalarken yanımda Atatürk olduğu için mutluydum, hem de çok... Onunla birlikte yüz, hatta bin kilometre yürüyebilirdim. Bazen insanın içini ısıtan babacan tavırları yüzünden sarılıp öpesim geliyordu içimden. Sonra O'nun büyük bir lider olduğunu anımsıyordun ve tam uzanacakken ellerim, geri çekiliyordu. O'nun bu durumu fark etmesi uzun sürmemişti. Yüzünde acı bir tebessüm belirdi o an.

-Sana da beni anlatırken öcüymüşüm gibi söz etmişler. Kaç kez söyledim oysa, beni bir insan olarak görün diye. Benim de sizler gibi sevinmeye, üzülmeye, ağlamaya, gülmeye hakkım var. Ve duygularımı yerli yerince yaşıyorum. Onların anlattığı gibi robot değilim yani.

Ortalığı derin bir sessizlik kapladıktan sonra O'nun isteğiyle birbirimize öyle bir sarılmıştık ki o anı tarif edecek söz bulamıyorum.

Ne kadar süreyle öylece kaldığımızı bilmiyorum ama bir korna sesi bizi birbirimizden ayırdı. Ben, sıyrılan tişörtümü pantolonumun içine sokmaya çalışırken, hemen önümüzde duran üstü açık araçtan İsmet İnönü, Kazım Karabekir ve Sabiha Gökçen sırayla indi.

-Nerede kaldın İsmet?

-Karabekir Paşayı bekledim, sonra da Sabiha'yı havaalanından aldık... Bu genci daha önce gördüğümü anımsamıyorum.

Atatürk bir kahkaha patlattı. İnönü'nün sırtına okşar gibi dokunarak:

-Kulaklarının duymamasına alışmıştık İsmet; ama bu bunama belirtisi biraz fazla. Yaşlanıyorsun dostum, kabul et. Şaka, şaka… Genç, yol boyunca bana eşlik etti.

-Yaşlandığımı iddia edip siyasetten çekilmem gerektiğini söyleyenlerin ne yaptığını da gördük. Adam, başkanlık koltuğunu neredeyse mezara götürecekti.

İnönü'nün son sözleri herkesi güldürmüştü. Araca sıkış tepiş binip önünde demiryolu olan eski bir binaya gittik. Bu arada Sabiha Gökçen'i havaalanında bırakmıştık, teknisyenlere uçağıyla ilgili bilgi verecekmiş. Yol boyunca da yalnızca o konuşmuştu. Kapıdan binaya girerken; "işte," dedi Atatürk ve konuşmasını sürdürdü:

-Ülkeyle ilgili en önemli kararları biz bu binada aldık.

Cephelerle kurduğu iletişimi gerçekleştiren telsizi gösterdi ardından. Geceleri odayı aydınlatmak için yakılan gaz lambası da göreve hazır bir şekilde sessizce bekliyordu. Kazım Karabekir ayaklarını yan yana getirerek hazır ol pozisyonu aldı:

-Emredin Sayın Cumhurbaşkanım, Kubilay'ı şehit eden zihniyetin kalıntılarıyla ben ilgileneyim. Cumhuriyeti korumak için elimden ne geliyorsa yapmaya hazırım.

Bu söz karşısında Atatürk'ün yüzünün rengi acı sarıya dönmüştü. Ellerini tahta masaya dayamıştı. "Zaten," dedi, sesi titriyordu.

-Zaten Cumhuriyeti koruma ve benim adıma yapıldığını söylenen darbeler ülkenin başına sorun olmadı mı? Bu Cumhuriyet ve Laiklik karşıtı bedbahtlar onlar sayesinde ortalıkta cirit atmıyor mu? Bugün Anayasayı ve dolayısıyla Cumhuriyeti temelden yok edecek yasalar çıkartılmak isteniyorsa bunda kendini devlet sananların hiç mi suçu yok? Şimdi sen kalkmış onlar gibi yapalım diyorsun, benim bedbahtlara koz vermeye hiç niyetim yok Karabekir Paşa! Hem artık başka bir boyutta yaşadığımızı aklından çıkarma.

Atatürk'ün duvarlarda yankılanan konuşmasından sonra yemek masasının çevresine sıralanmış sandalyelere oturduk. Ülke ve dünya sorunlarını uzun uzun tartıştık ardından. Sorunlara yaklaşımlarından ne denli büyük liderler olduklarını bir kez daha anlamıştım. Annemin sesi rüyanın içine dek ulaşmıştı. "Gitmeliyim Atam," dedim mahcup bir tavırla. Ayrılmadan bir kez daha sarıldık. "Görüyor musun Kazım," dedi Atatürk gururlu bakışlarla ve ekledi:

-Cumhuriyetin değerlerini savunacak gençler var hala. Onları baskıyla değil, fikirlerimizle alt edeceğiz. Son bir şey daha; herkes benim 1938 de öldüğümü sanıyor. Aslında ben, heykellerimi dikip putlaştırıldığımda öldüm. Çünkü beni anlamaya çalışmadılar!

Uyandığımda annem saçlarımı okşuyordu, gülümsedim…

-Atatürk’ü gördüm anne!

NOT: İlacı istemsiz kasılmalarım arttığında içiyorum. Aslında doktorum her gün kullanmamı istiyor ama ilacı aldığımda sürekli uyuduğumdan günlük yaşantım etkileniyor.

Bu yazı toplam 1369 defa okunmuştur
Yazarın Diğer Yazıları
 
Foto-Galeriler
YAZARLAR
Haber3Group © 2001-2012 Tüm hakları saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilemeden yayınlanamaz.

Yazılım & Teknik Destek: CM Bilişim