Osmanlı Hanedanını ve hilafeti ortadan kaldıran, idari gücü TBMM’ne devreden Atatürk’ün Osmanlıya bakışı nasıldı? Fatih’e, Kanuni’ye ve hele Yavuz’a hayran olduğu bilinmektedir. Yayımlanan birçok hatıra kitabında Mustafa Kemal Paşa’nın Yavuz Selim’den bahsederken her zaman “Hazreti Yavuz” tabirini kullandığı görülmüştür. Yedi düvelle savaşan Gazi’nin, O büyük cihangire gıpta ettiğini anlamak hiç de zor değil. Atatürk devrinde basılan 4 ciltlik tarih kitabında, Osmanlı’ya hakaret ihtiva eden ifadeler yok denecek kadar azdır.
Atatürk, yazılarında, konuşmalarında ve bilhassa Nutuk’ta,daha çok son devir Osmanlı padişah ve yöneticilerini eleştirmiştir. Haksız sayılır mı? Son padişah Vahdettin için kullandığı bazı sıfatların zamanın şartlarından kaynaklandığı anlamamak için çok saf veya kötü niyetli olmak gerekir. Rejimi değiştiren birisinden eski yönetimi övmesi beklenebilir mi? Üstelik son Osmanlı yönetiminin övülecek nesi vardı? Muhteşem Osmanlı adından başka..
Milli Mücadeleyi kazanan Türk Ordusu’nun İstanbul’a girmesi üzerine, ülkeyi terk etmek zorunda kalan Son Osmanlı Padişahı Sultan Vahdettin’in İtalya’da çok büyük maddi sıkıntılar içerisinde yaşadığı, hatta tabutuna mahallenin kasabı tarafından haciz konulduğu bilinen acı bir gerçektir. Bu feci durum, bugün sevenlerini üzdüğü gibi, zamanında Atatürk’ü de çok üzdüğü, bugüne kadar çok defa yazılmıştır. Bakış dergisi sahibi ve başyazarı 1970’li yıllarda bu konuda yazdığı bir yazıda Atatürk’ün örtülü ödenekten Vahdettin’e para gönderdiğini duyduğunu yazmıştı. Tanınmış tarihçi ve gazeteci Niyazi Ahmet Banoğlu ise, bu konuda, zamanın Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak’ı şahit göstererek, resmi bir belgeden söz etmektedir. Banoğlu, (1) şunları yazmaktadır:
“VAHİDEDDİN ‘e YARDIM EDEMEMENİN ISTIRABI
Çankaya’daki eski köşkte bir ilâve inşaat yapılıyordu. Kendisi sonradan yanan üç odalı bir binada ikamet ediyordu. Bir kaç günden beri devam eden yağmurdan, dam akıyordu. Bulunduğu odaya girdim. Odanın muhtelif yerlerinde leğenler konulmuştu, kendisi de bir köşeye, bir koltuğa sığınmıştı. Kalktı. Ortadaki masanın başına geldi, o günkü evrakı takdim ettim ve çalışmağa başladık. Evrak arasında Mısır’dan eskiden tanıştığı bir Osmanlı paşasından bir mektup da bulunuyordu. Paşa mektubunda, San Roma’ya gidip Vahdettin’i ziyaret ettiğini ve mükâleme esnasında Vahdettin’in Atatürk’ten sitayişle, hürmetle bahsettiğini hikâyeden sonra, Vahdettin’in sözlerinden, hal ve tavrından maddi sıkıntıda olduğunu, yardıma ihtiyacı bulunduğunu anladığını bildiriyor, muavenette bulunmasını rica ediyordu. Ben bu mektubu okurken Atatürk başını, solunda bulunan pencereye çevirmiş-Ben masanın sağında idim ve yüzünü görmüyordum- dikkatle dinliyordu. Bu arada, birkaç defa, derin derin göğüs geçirdi. Mektup bitip de başını çevirdiği zaman gözlerinin dolu dolu olduğunu gördüm. Öylece bir an durdu ve sonra bana:
“Gördün mü dünyanın halini çocuk, nerede o haşmet, nerede o azamet, nerede o saltanat… Şimdi hepsinin yerinde yeller esiyor. Hiçbir şeye güvenilmez. Bundan dolayı hayatta daima çok ölçülü olmak lazımdır.” dedi. Ve bir müddet düşünceye daldı. Çok müteessir olduğu her halinden belli idi. Nihayet bu zaaf ve merhamet hislerine hâkim oldu, tekrar söze başladı: “-Nasıl yardım edilebilir? Benim şahsi servetim yok. Devlet hazinesi de fakir, memleketin en mâmur yerleri de bilhassa son hayat, memat mücadelesinde harap oldu. Bu itibarla, zengin de olsa, devlet hazinesinden yardıma hakkımız yok. Diğer taraftan, bahis mevzuu olan zatın hataları yüzünden, vatan ve hak müdafaası için boğuşmak mecburiyetinde kalarak şehit olan memleket evladının yetim bıraktığı yüz binlerce devlet yardımına muhtaç insan var. Binaenaleyh, bu bahsi bırakalım çocuk… Yalnız mektubu bir vesika olarak sureti mahsusada hıfzediniz.”
Buyurdu. Öyle yaptım; bu mektubu, zarf ile bir ikinci zarfa ve üzerine “sureti mahsusa emir buyrulmuştur” kaydını koyarak hususi kaleme tevdi ettiğimi hatırlıyorum. Hasan Rıza Soyak.” (1) Niyazi Ahmet Banoğlu, Nükte, Fıkra ve Çizgilerle ATATÜRK, İstanbul, 1954, Ercan Matbaası, Sayfa: 63)
& & &
Değerli okurlarım,şurada iki üç haftadır Osmanlının ne kadar Türk olduğu hakkında,tarihi bilgiler derleyip sizinle paylaşmaya çalıştım.Hala aklımın ermediği bir şiir i de son olarak sunuyorum size.İlk olarak,yaklaşık 25 sene önce Hürriyet gazetesi yazarı Sn.HASAN PULUR un köşesinde çıkan o yazının son bölümünü sizinle paylaşalım.
Benim hala aklım almıyor çünkü: Türk olan bir şair, Türk olan bir padişaha hangi cesaretle bu şiiri sunabilir ve Türk olan Padişah buna nasıl müsaade eder. Ve Hafız Hamdi ÇELEBİ sunduğu tavsiye şiirinde NEDEN TÜRK ü ÖLDÜR der..?.
-Türkü öldür-
Padişahım kinatın yaradılışından bu yana
Dünya içinde Türklüğün kötülüğünden bahsedilir
Allah Türk e hiç anlayış gücü vermemiştir
O çok akıllı olsa bile pervasızdır
Türk'ü öldür, baban olsa da
O iyilik madeni, yüce peygamber
Türk'ü öldürünüz kanı helaldir demiştir
Bunların işi sürekli sapıklık olmuştur.
Cümlesinden bunu örnek olarak al
Türk'ü öldür, baban olsa da
Türk derin bilgi sahibi de olsa
Fetvaya yetkili müftü bile olsa
Ey aziz dost bu söz içinde özetlendiği gibi
Asla onlara yanaşmaTürk'ü öldür, baban olsa da
Türk'ün adam olacağını zannetme