• Haber3 FaceBook
  • Haber3 Twitter
  • Haber3 Friendfeed.com
  • Haber3 RSS
  • IMKB
  • 59.662
  • Dolar
  • 1,7675
  • Euro
  • 2,3245
  • Altın
  • 653,05
  • Ankara : -2 °C
  • İstanbul : 1 °C
  • İzmir : 5 °C
  • Adana : 8 °C
  • Antalya : 7 °C
  • Diyarbakır : -1 °C
Çerkezler ve Lazlar da anadil için karar aldı
Emeklilik yaşı bekleyenlere kötü haber
DİKKAT! Bankada paranız olabilir...
Yarın İstanbul'a kar geliyor
Yazıyı küçült/büyüt :Yazıyı küçültYazıyı büyüt

Bir İmam Ve Bir Asker Issız Adaya Düşseler Bundan Sinema Çıkar mı?

Neslihan Yalman
27 Kasım 2009 Cuma

Bir firmanın otobüsüyle şehirlerarası gidiş dönüş yolculuğu yaptım. Giderken otobüs koltuklarının arkalarındaki küçük ekranlarda birkaç film oynatılıyordu. Sunulan filmlerden biri de ‘Ademin Trenleri’ydi (Yön: Barış Pirhasan). Dönüşte bu filmle tekrar karşılaştım. Aklıma TRT 1’de kısa bir süre önce yayınlanan ‘Acemi Müezzin’ (Yön: Onur Ünlü) dizisi ve vizyondaki ‘Uzak İhtimal’ (Yön: Mahmut Fazıl Coşkun) filmi geldi.

 

İmamları çarpık bir üslupla ve modernizim debdebesi içinde konu edinme furyasının sinemada ‘The İmam’ (Yön: İsmail Güneş) filmiyle başlatıldığını düşünüyorum. Bundan birkaç sene evvel bu filmi izlediğimde sukût-ı hayale uğramıştım. Aynı hayal kırıklığı ‘Adem’in Trenleri’yle de devam etti.  

 

‘The İmam’, aldığı imam hatip eğitimini gizlemeye çalışan yakışıklı, genç adamın bir köye imam olarak gitmesiyle özüne dönüşünü(!) konu ediniyordu. Film, karton tiplerin bol kepçeden kullanıldığı bir içerikle insanı boğuyordu. Mesaj verme kaygısı görselliğin önünü tıkamıştı. Amaç; yanık tenli, cillop gibi genç adamların da deri montlarıyla imamlık ve müezzinlik yapabileceğini seyirciye empoze etmekti. Konu özgün nüveler taşısa da, gösterilenin iletilmesi noktasında problemler hasıl oluyordu. Benzer arıza, ‘Adem’in Trenleri’nde Cem Özer’in başarısız imam tiplemesiyle katlanarak devam ediyordu. Bu filmde de, yaşı geçkin bir imamın genç karısını elinden kaçırmama çabası işlenmeye çalışılıyordu. Oyuncuların başarısızlığı ve senaryonun sığlığı gözden kaçmıyordu. Aksine, üslupsuzluk gözümüze gözümüze sokuluyordu.

                                                             

Yukarıdaki iki imam filmi, Türkiye’deki iki karşıt ideolojinin başarısızlık payesini sinemada bölüştüğünün tipik göstergesidir. Ne imam hatip yoğunluklu bir eğitim alan, çevik imam ne de takkeyle ve iç donla lanse edilen cumhuriyet sonrası silik imam tipi bizim imamlarımızı temsil etmiyor. Sorunlar bizim sorunlarımız olsa da, imamlar bizim imamlarımız değil.

 

Türk sinemasının temel meselesi derinlikli, özgün karakterler yaratamaması ve ilginç konuları yakalayamamasıdır. Hem Türkiye konu yönünden çok zengin, kültürlerin kavşağında bulunan bir ülke derler hem de yaratılan eserler, sunulan filmler bizi tam olarak yansıtamaz. Oyuncular oyunculuklarının kılçıklarından sıyrılıp, rollerini doğal bir şekilde üstlenemezler. Hep oynarlar. 

 

Hiçbir yönetmenin de -çekim öncesinde- disiplinlerarası dayanışmalara açık ve kesif bir alan araştırması yaptığını/yaptırdığını sanmıyorum. Hangi dizi yönetmeninin, karakterleri artısıyla eksisiyle analiz edebilen, izleyici kitlesini enine boyuna araştıran, anket ve gözlem tekniğini kullanan ayrı bir AR-GE çalışma grubu var? ‘Göç yolda düzülür’ mantığıyla diziler ve filmler meydana getiriliyor. Deneme yanılma yöntemiyle paralar heba ediliyor, insanların emekleri sömürülüyor. Bilinçaltımızdaki tarihsel çatışmaların, cinsel-dinsel çelişkilerimizin, olumlu-olumsuz yönlerimizin aktarılması başka baharlara kalıyor. Bir görme kusurudur almış başını gidiyor.

 

Günümüzde imam konulu filmlerin revaçta olmasıyla beraber; askerleri yahut Kürtleri konu edinen programlar ve diziler de görebiliyoruz. Örneğin, Samanyolu TV’de ilk dönemlerde belli bir seviyeyle yayınlanan ‘Ölümsüz Kahramanlar’ (Yön: Kenan Özyurt) adlı programın haline bir bakın. Vatan, askerlik, şehitlik misali hassas konularda yapılan ajitasyonlar katlanılamaz boyutlara ulaşırken, acemice yansıtılan çekimler de izlenemez hale geldi. Şehit veren aileler gark oldukları acılardan ötürü durumun vahametini fark edemeyebilirler. Fakat, şehitler ve askerler üzerinden yürütülen çiğ propagandalar içler acısı bir hal aldı. Acılı ailelerimiz başta olmak üzere, Türk halkına yapılan bir terbiyesizliktir bu programın trajikomik bir hale dönüştürülmesi…

 

Neden şehitlerimizi kan diye kırmızı boyalar içinde ve ontolojik bir derinlikten yoksun olarak gösteriyor ve duyguları kemiklerine sızı diye yapışmış şehit ailelerimize bu haksızlığı yapıyorsunuz? Yetenekli oyuncularınız ve kaliteli teknik bir donanımınız mı yok? Kutsal değerleri neden pazarlama aracı haline getiriyorsunuz? Kimin bayrağının altında kimin dertlerini uyuşturmaya çalışıyorsunuz? 

 

Aynı soruları askerleri konu edinen diğer dizi yapımcılarına ve yönetmenlerine de yöneltiyorum.

 

Nasıl ki izleyicilere gösterilen İslam ve sunulan imam portreleri gerçekliği yansıtmıyorsa, askerlik de öylesine basit ve klişe göstergelerle işleniyor. Seyircilerle adeta matrak geçiliyor. Yazının başında değindiğimiz sorunlara dönüyoruz. Ne sağlam imam karakterlerimiz ne de her açıdan ele alınan asker karakterlerimiz var. Bu meselenin, Ergenekon davası komedisinden yahut İslamcıların fişlenmesi teranesinden hiçbir farkı yok. Senelerdir bir kör dövüşüdür gitmekte… Ülkede gündem ne denli seviyesizse, yapılan sanatsal çalışmalar ve çekilen filmler de o denli seviyesiz… Tektip… Üsluptan yoksun… Propaganda sosu bol, buram buram maddi kaygı kokan lezzetsiz yemek tadında… Hatta, kabak tadında…  

 

Nefes Darlığı Çekenlere Ufak Bir ‘Nefes’…

 

CD’nin ve televizyonun ötesinde, bazı filmlerin özellikle sinemada izlenmesi taraftarı olduğumu belirtmeliyim. Önceki senelerde vizyona giren ‘Takva’yı (Yön: Özer Kızıltan) anımsayalım. Film –kimi eksiklikleri bulunsa da- görsel olarak ilklere imza atmıştı diyebilirim. En azından insanlar gerek tarikat içi ilişkileri, gerek zikirleri, gerekse Müslümanların kapitalizmle birlikte yaşadıkları şizofreniyi görebilme imkanı buluyorlardı. 

 

Aynı şizofreniyi başka bir kulvarda da olsa ‘Issız Adam’da (Yön: Çağan Irmak) hissedebilmemiz mümkündü. Cinsel ve ruhsal bunalımlarla çevrelenen, üretimsiz Türk erkeği (insanı) -İstanbul’da yaşamanın getirdiği buhranla birlikte- içine düştüğü bataklıktan bir türlü çıkamıyordu.  

 

Şüphesiz; ‘Takva’da da, ‘Issız Adam’da da klişelere ve oyuncu gediklerine sıkça rastlanıyordu. Fakat; ‘Adem’in Trenleri’ yahut ‘The İmam’ denli çıta düşürülmemişti. Örümcek ağına takılan insan tiplerinin sorunları daha net ve keskin görüntülerle anlatılıyordu. Daha samimi ifadeler kullanılıyordu.

 

Çıtayı belirli bir seviyede tutma kaygısını ‘Nefes’ (Yön: Levent Semerci) adlı filmde de görebiliyorduk. Eleştirilecek kısımları olsa da, mevcut film temelde bir övgüyü hak ediyordu.

 

Erkeklerin varolduğu kimi mekanlara giremeyen ve onların yaşadıkları bazı deneyimleri yaşama fırsatı bulamayan bir bayan (seyirci) olarak; askerlerin kullandığı jargonlar, maruz kaldıkları çetin koşullar ve acıları konusunda sinema vasıtasıyla geçici bir deneyim yaşadım diyebilirim. Film, benim gibi birçok bayan seyirciye askerliğin nasıl bir hal içinde yürütüldüğünü kodlarıyla anlatmaya çalışıyordu. Seyircinin giremediği mekanlara onu dahil etmenin başarısı bu noktada ortaya çıkıyordu. Hassas bir konuyu eğrisiyle doğrusuyla estetik bir biçimle anlatmak istemenin başarısı da… Bence sinema denilen şey benzeri unsurları içermelidir. Seyirciye bilmediği yahut kulaktan dolma duyduğu meseleleri samimiyetle anlatabilmeyi, şiiri kullanabilmeyi, şiddetin, cinselliğin ve komedinin dozunu yerinde ayarlayabilmeyi, girilemeyen delikleri tüm realitesiyle aktarabilmeyi… Becerebilmelidir!..

 

‘Nefes’te yakaladığım ışığı ‘Rıza’ (Yön: Tayfun Pirselimoğlu) adlı filmde de yakalamıştım. Burada da kamyon şoförlerinin, göçmenlerin, mültecilerin yaşam mücadeleleri ve bulaşıcı mutsuzluklar anlatılıyordu. Bir bayan olarak kalamadığım ucuz oteller, gidemediğim arka sokaklar ve küçük esnaf lokantaları estetik ağırlıklı bir başarıyla gösteriliyordu.

 

Kamyon şoförü olmayı nasıl ‘Rıza’dan öğrendiysem, asker olmayı da ‘Nefes’ten öğrendim. Bu film aşırı militer öğeler barındırıyordu, kadını tamamen dışlıyordu ve erkek-egemen bir dil kullanıyordu eleştirilerine de katılmıyorum. Erkek arkadaşlarımdan dinlediğim askerlik hikayeleri, okuduğum köşe yazıları ve anı kitapları, izlediğim görüntüler, hatta içinde doğup büyüdüğüm toplumun kolektif etkileri doğrultusunda, Doğu’da yahut Güneydoğu’da edinilen askerlik deneyiminin -bire bir olmasa da- yaklaşık olarak bu olduğunu düşünüyorum.  

 

‘Nefes’teki görüntü kalitesi ve kullanılan simgelerin aktarılması da insanı sarsıcı boyuttaydı. Doğayla kurulan gerilimli ilişki hayli yoğun verilmişti. Komedi unsurlarının trajediyle yan yana kullanılması bir başka başarıydı. Diyalekt kullanımında kimi eksiklikler göze çarpsa da, ülkenin dört bir yanından gelmiş askerler çok iyi bir takım oluşturmuşlardı. Oyuncuların çoğunluğunun  tiyatro eğitimi alan genç insanlardan oluşması ve bu konuyu tüm çıplaklığıyla işleyen ilk film olması itibariyle ‘Nefes’in övgüyü hak ettiği kanısındayım.  

 

Kürtlerin, travestilerin ve yetim çocukların sorunlarını yavan göstergelerle işlemiş ‘Güneşi Gördüm’  (Yön: Mahsun Kırmızıgül) filmine gerek sinema dilinin kullanımı, gerek teknik imkanların seferber edilmesi, gerekse manifesto yönünden bin basan daha güçlü bir filmle karşı karşıya olduğumuzu kabul etmeliyiz.

 

Aynı yaraya neşter vuran bu iki filmi karşılaştırarak izleyin. Hangisi terör ve yaşam sorununu daha profesyonel, daha gerçekçi ve daha insani biçimde işlemiş? Hangisi kadın-erkek ilişkilerini, kimliklere yüklenen gerginlikleri, ölümün soğuk yüzünü, tek başına bırakılmayı, özlemi, özleyişi ‘daha samimi’ şekilde yansıtmış? Hangisindeki görsel etkiler, oyunculuk performansı ve şiirsel üslup daha nitelikli?

 

Her dönemin popüler konuları var. Günümüzde de imamlarla, askerlerle, kadın-erkek ilişkileriyle, Türklükle, Kürtlükle alâkalı gırla dizi ve film yapılıyor. Kapitalizm bastırdıkça şizofrenilerimizin kumaşları daha da yırtılıyor. Bunalımlarımızı görsel bir vuruculukla verebilen, tezatlıkları nakış misali işleyebilen bir Türk sineması ortamı henüz oluşmadı. Yaşadığımız önceki süreçlere bakarsak, (uzun süre)  oluşacağa da pek benzemiyor.   

 

Tunceli ‘Dersim’ olsun gibi niceliksel isim tartışmalarının ötesine sıçranamayan;  Türk olanın da, Kürt olanın da, pür cumhuriyetçisinin de, pür nurcusunun da refleks vermenin dışına çıkamadığı bir memleketin sineması kendisine benzeyecektir zahir. İnanın, sanatçı ya da yönetmen diye saygı gösterdiğiniz birçok isim sanatını icra edemediği, ürününü pazarlayamadığı, çok satamadığı ve üretiminin duraksadığı noktada aynı (ilkel) reflekslerle hareket ediyor. Ülke mülke derdi kimseyi germiyor merak etmeyin.

 

Peki Türkiye aşırı dozda tarafgir, statükocu, atgözlüklü aydınların; ego şişkinliğinden patlayacak, kavgacı, anlayışsız, paragöz sanatçıların; tezlerini intihallerle dolduran, kendi disiplinlerine devekuşu misali gömülen, kapakları açılmamış gıcır gıcır kitaplarla derslere giren bilim adamlarının cenneti haline mi gelecek? O zaman Türk sinemasının gerçek yönetmenleri, gerçek oyuncuları ve gerçek emektarları kimlerdir? Buyurun tartışmaya açalım.

 

Umudumuz ‘Sakarya-Fırat’ (Yön: Osman Sınav, Tevfik Şenol, Aybars Bora Kahyaoğlu) adlı diziye kaldı. Bakalım karton tipleri işlemeden, derinlikli bir dizi mi yayınlanacak TRT 1’de? Yoksa, ‘şehitlerimiz için 71 dakikalık saygı duruşu’, 71 dakikalık bir işkenceye mi dönüşecek? Vatan, millet, Sakarya söylemlerinin arkasından dolanan kimi bezirganlar yine mezarlarındaki şehitlerimizin etinin pazarlamasını mı yapacaklar? Maddi ve manevi tüm yatırımlar yine çöpe mi gidecek? Seyirciler gözyaşı silsilesi eşliğinde keriz yerine mi konacaklar?  

 

İzleyelim ve görelim. Yanılmak temennisini de taşıyarak…

 

 

 

 

Bu yazı toplam 3399 defa okunmuştur
Yazarın Diğer Yazıları
 
Foto-Galeriler
YAZARLAR
Haber3Group © 2001-2012 Tüm hakları saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilemeden yayınlanamaz.

Yazılım & Teknik Destek: CM Bilişim