- IMKB

- 54.810
- Dolar

- 1,8425
- Euro

- 2,3065
- Altın

- 619,17
- Ankara : 10 °C
- İstanbul : 15 °C
- İzmir : 12 °C
- Adana : 13 °C
- Antalya : 15 °C
- Diyarbakır : 10 °C
Bir Türkiye Potpurisi: Oyna(t)mayana Aşk Olsun!..
Bir süredir bana, yazılarımı neden sürekli yayınlamadığım sorulduğu için, şapkayı önüme koyarak bunun sebebini düşünmeye giriştim. Koşuşturma, okuma, araştırma, iş güç ve bir yerlere yetişme kaygısının ötesinde, meselenin Türkiye’ye ait özel bir durum olduğunu da fark ettim.
Sürekli yazamıyorum. Maşallah, ülkede gündem ışık hızı boyutuyla değişiveriyor. Bir bildiğinizi ertesi gün başka bir şey tepetaklak edebiliyor. O vakit, ‘‘Türkiye konu sıkıntısı çekilmeyecek denli nimetli bir ülke… Hele ki, gazeteciler için…’’ diyen Hüsnü Mahli (Mahalli) aklıma geliyor.
Madem, ülkemiz bir kırkyama (patchwork) görünümünde her telden çalıyor. Bu gidişe boynu kıldan ince olan bendenize de bir ‘Türkiye potpurisi’ ortaya koymak düşüyor.
AÇIKLAMA:
Bu potpuride her fragman (her bölüm) kendi başına bir bütünlük oluşturuyor gibi gözükebilir. Fotoğrafa toptan bakıldığında, Türkiye’de kimi kavramların sınırlarının nasıl kesiştiği de anlaşılabilir. Örneğin; şu an gündemdeki pek çok mesele ‘kadın’, ‘din’, ‘cinsellik’, ‘tarih’ vb. gibi birbirinden bağımsız gibi gözüken; fakat, birbirleriyle ortak kümeler oluşturan konu başlıklarından oluşuyor. Böylelikle ortaya yeni bir bütünlük çıkıyor. Bize de bu bütünün parçalarıyla yap-boz misali oynamak ve değişik makamlardan oluşan potpuriyi hazırlamak kalıyor.
Derlediğimiz ‘Türkiye potpurisi’ beş eserden oluşuyor:
ESERLER:
1. Dinden İmandan Çıkarma Beni Ey Diyanet İşleri
(Makam: Din-aşındıran)
Diyanet İşleri Başkanlığı’na Prof. Dr. Mehmet Görmez’in getirilmesinin ardından, Diyanet Vakfı Kadın Faaliyetleri Merkezi’nin başkanı Ayşe Sucu jet hızıyla görevden alındı. Görmez, kurumun yeniden yapılanacağını ve Sucu’nun isminin Diyanet İşleri Başkanlığı’nın önüne geçtiğini belirtti. (Bir kadının erkek ağırlıklı bu kurumla özdeşlemesinden ya da isminin öne çıkmasından daha ürkütücü ne olabilirdi?)
Ardından, Hizbullah’ın kanlı katilleri hukuki boşluklardan ve tavsamalardan ötürü salıverildiler. İlgili ilgisiz herkesin aklına Konca Kuriş geliverdi. Domuz bağı işkencesiyle öldürülen Kuriş de tıpkı Sucu gibi; din düşüncesinin güncellenmesinden ve geliştirilmesinden, Müslümanlar arasında çeşitli sebeplerden dolayı ayrımcılık yapılamayacağından bahsediyordu. Onun sonu daha acı oldu. Kelimenin tam anlamıyla ‘hunharca’ katledildi.
İki olayda da din teması öne çıktı. Azimli, düşünen, sorgulayan ve dini reformları tartışmaya açan kadın modellerinin sonlarına tanık olduk. Dolayısıyla, bu ülkede kadınların din üzerine yeni yorumlar ortaya koymalarının, bu konuda araştırmalar yapmalarının, bireysel haklarını kullanmalarının ve söz sahibi olmalarının görevden alınmakla ya da öldürülmekle sonuçlandığını da anlamış olduk.
Daha önce, erkek egemen bir din söyleminin kadını ikinci sınıf vatandaş konumuna düşürdüğünü biliyorduk. Bu meselelerle birlikte, her şey daha da netlik kazandı. Eril bilinçaltlarının kanla karışık irinleri birer birer, cemaat cemaat, kurum kurum patladı. Takke düştü kel iyice göründü.
Peki, ben bir kadın yazar olarak bu konuda ne düşünüyorum? Din üzerine yorumlar getirebilecek donanıma sahip, entelektüel, üretken, vicdanlı ve empati yeteneği gelişmiş kadınların sayısının artmasını tabii… İnadına artmasını!..
Artık; ilahiyat fakültelerinden mezun olan kadınların pısırık kalmamalarını, din kültürü ve ahlak bilgisi öğretmenliğinden din sosyolojisi, din felsefesi ve İslam sanatı gibi alanlara da akın akın kaymalarını… İslami feminist yazarların çoğalmasını… Kadınların edilgen, kurumuş bir bitki gibi saksıda durmamalarını… Asi papatyalara dönüşüp, dört bir yanı sarmalarını temenni ediyorum.
Bu sebeple, Diyanet İşleri gibi hantal bir kurumda sirkülasyon yaratmış; her türlü sanatsal, akademik, faydalı ve insani bilgiyi faaliyet merkezine taşımış Ayşe Sucu’yu, rüzgârın estiği yön doğrultusunda hızla dışlamalarını tasvip etmiyorum. Edemiyorum.
İslam denilince, bilim adamlarının hep erkek güruhundan oluşmasını ayrımcılık olarak değerlendiriyorum. Onların her gün televizyonlara çıkarak, kadın varoluşu hakkında ahkam kesmelerine ve böbürlenmelerine dayanamıyorum. Yanlışları doğruymuş gibi temellendirmelerine pes diyorum. Koca bir pes!..
Hizbullah’a gelince… O örgütün -başta Konca Kuriş gibi değerli bir düşünüre olmak üzere- diğer insanlara yaptıkları zulümleri kaldıramıyorum. İçim kaldırmıyor işin doğrusu. Kusmak istiyorum. Öldürülen insanların infazdan önce çektikleri acılar aklıma geliyor. Dayanamıyorum. Dini kullanarak kafa kesen ve küçük tanrılar halinde gezen maskaraları gördükçe vicdanım yara alıyor. İnancım öfkemi kırbaçlıyor, kıt kanaat ehlileştiriyor. Böylelikle; onları Allah’a havale edebiliyorum. ‘İyi ki ahiret var’ diyorum.
‘‘Dışarı çıkmasına gerek yok; ben ihtiyacını önüne getiriyorum’’ diyerek kadını eve kapatan, yaz günü karısı çarşaf giyerken kendisi kısa kollu keten gömlekle ortalarda salınan, eşinin üstüne kuma getirme durumunu dini söylemlerle tamamlayan ve Allah’la kul arasına girme hakkını ele geçirip, fitne fesat yaratan tüm yapılanmaları, siyasi partileri ve örgütleri büyük harflerle KINIYORUM!..
2. Dilim Söyler Kafam Şişer, Acep O Yar Bana Ne Der?
(Makam: Dil-i laklak)
Öncelikli olarak; ‘dil’ meselesinin kültürel birlikteliği sağlayıcı yegâne bir tutkal ve önemli bir iletişim aracı olduğunun altını çizmeliyim.
Konunun tartışmaya açılması kapsamında, anadilde eğitim üzerine Cüneyt Ülsever’in yazdıklarının takip edilmesini salık veriyorum. Ben de, Türkiye’nin ana/anlaşma dilinin Türkçe olduğunu ve bu dilin en azından ilkokuldan itibaren öğrenilmesi gerektiğini düşünüyorum.
Üniversitelerde Kürdoloji bölümlerinin ve Kürt Enstitüleri’nin açılmasını, Kürtlerin yoğun olduğu bölgelerde Kürtçe tercümanların resmî dairelerde ya da mahkemelerde bulundurulmasını pratik çözüm öbeklerinin parçaları şeklinde algılıyorum. Sokaklara iki isim verilmesini de olumlu bir adım olarak görüyorum.
Bir ülkeyi birleştiren unsurların başında ‘dil’ geldiği için, birbirimizi öncelikli olarak Türkçe vasıtasıyla anlamalıyız. Ardından, dileyen ikinci bir seçeneğe yönelebilir. Bu istek kişinin en doğal hakkıdır. Türkçe’yle birlikte Kürtçe, Zazaca, Ladino, Çerkesçe, Boşnakça, Rumca, Ermenice gibi dilleri öğrenmenin, Türkiye’deki araştırmalara katkıda bulunacağı da aşikardır. Tabii, araştırmalar çarpıtılmış argümanlarla ayrılıkçı bir söylem üzerine oturtulmadığı sürece… Çünkü; bu çarpıtma birlikteliği bozar; çatışma ortamı yaratır. Nitekim; kimi bilimsel ve siyasi çevrelerce yapılan yanlışların başında da bu mesele gelmektedir.
Kavram karmaşası yaratılırsa ya da iletişime geçilemeyecek bir Babil ortamı oluşturulursa; o zaman ne beraber dedikodu yapabiliriz, ne birlikte şarkı söyleyebiliriz, ne karşılıklı tartışabiliriz, ne yüz yüze gülüşebiliriz, ne de omuz omuza ağlayabiliriz. Bu yüzden, acilen uzlaşacağımız ara yüzeyler oluşturmalıyız. Ayrılıkçılık yapmamalı, birliktelik sağlamalıyız. Yoksa, bunun sonucu iç savaştan öteye gitmez. İç savaşta da dil susar, silahlar/bıçaklar/sopalar/taşlar/tükürükler konuşur. Maazallah, böylesi bir ateş ortasında kimin kime ne yapacağı da belli olmaz.
3. Aşkıma Sahip Olabilirsin Ama Kukuma Asla!
(Makam: Seks-i yegah)
Liberal eğilimli eğitmenleriyle ve demokratik-akademik(!) ortamıyla ünlenen ilim irfan yuvası(!) Bilgi Üniversitesi’nde bir öğrencinin tez çalışmasını porno üzerine yapmak istemesi ve bu konuda bir film çekmesi, ülkemizde yarım yamalak tartışılan -tıpkı ‘din’ öğesi gibi erkek egemenliğinde olan- ‘porno’ kavramı üstüne düşünmemize yol açtı. Biz kavramı düşüneduralım; bu tez kapsamında görevli öğretim üyeleri bahsi geçen üniversiteden atıldılar. Tartışmalar kadın bedeninin sömürüsü, çocuk pornosu, seks işçiliği gibi farklı minvallere kaydırıldı.
Tartışmalar sayesinde, Türk üniversitelerinin ‘bağnaz’ ve ‘statik’ yapılanmalar olduklarını, öğrencilerini yönlendirmekten yoksun hocalarla dolup taştıklarını gördük. ‘Salla başını al maaşını durumunun’ ya da ‘medyatik olmaklığın cazibesinin’ hocalar üzerindeki popüler etkilerine de tanık olduk.
Ülkemizde pornonun kültüre katkısı, kadınlara yönelik yararları ya da zararları, bu konudaki sınırlar, erotizm ve porno arasındaki ortak noktalar yahut farklılıklar gibi en basit konu başlıklarını bile tartışamadık. ‘Cinsellik’ üzerine daha çok fırın ekmek yenilmesi gerektiğini bir kez daha deneyimledik.
‘Cinselliğin Tarihi’, ‘Erotologya’, ‘Kadın Argosu Sözlüğü’ gibi kült çalışmaları okumaktan, erotik içerikli halk türkülerini, fıkraları ve hikayeleri çözümlemekten ne kadar uzak olduğumuzu da fark ettik.
Kendi bedenini tanımaktan, karşıdaki bedene saygı duymaktan ve cinselliği tartışmaktan yoksun; bilgisiz, korkak ve önyargılı Türk insanı karikatürlerini etrafta bolca gördük. Seksolojinin esamisinin okunmadığı, ‘seks’, ‘cinsellik’, ‘porno’ ve ‘erotizm’ kavramlarının altlarının doldurulamadığı, Dr. Haydar Dümen’in ‘şiir bilmeyenin sevişemeyeceği’ açıklamasının üzerinde durulmadığı; vitalseksüelliğin, kadın cinselliğinin ve cinsel kimliklerin konuşulmadığı medyatik anlamsızlıklarla avunduk.
4. Küle Döndü Aşkımız Tarih Sayfalarında
(Makam: Tarih-i batasıca)
‘Muhteşem Yüzyıl’ adlı dizi başlar başlamaz; ‘‘Kanımızı kessek Osmanlı akıyor. Edadımızın ismini gururla göğsümüzde taşıyoruz. Ona kimse dil uzatamaz; o dili keseriz.’’ tarzındaki beylik ve mafyatik ifadeler ortalığı kapladı. Hatta, bu ifadeler piştiye joker yapılırcasına ceplerde taşınmaya ve olur olmaz yerlerde kullanılmaya başlandı. Buna karşılık; tarih dahilinde içki içen padişahların yaşadığı, haremin varlığı ve entrikalarla dolu bir Osmanlı gerçekliğinin olduğu da ifade edildi.
Tarihin tek yönlü okunmasının sakıncalı olacağının ve devletin canlı bir organizma misali, olumlu ve olumsuz yönlerinin yan yana bulunabileceğinin de altı çizildi. Hatta; Doç. Dr. Erhan Afyoncu, ‘‘Osmanlı’nın torunları olma durumunun bize ağır bir sorumluluk yüklediğini; kimi zaman sorumluluğu taşıyamadığımız için de bu devleti idealleştirdiğimizi’’ söyledi. Prof. Dr. İlber Ortaylı gibi tarihçiler de, bunun bir dizi film olduğunu ve belgesel gibi görülmemesi gerektiğini ifade etti.
Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu gibi tarihçiler, dizinin yapılmasına karşı olmadıklarını; fakat, Avrupa’nın ‘muhteşem’ sıfatını taktığı bir padişahı yanlışlarla dolu bir ortamda ve zaaflara boğulmuş biçimde göstermenin uygun düşmediğini dile getirdi.
Sinema üzerine ihtisas yapmış olan Prof. Dr. Yusuf Kaplan da, diziyi sinemasal olarak zayıf bulduğunu, kıyafetlerin, diyalogların ve görselliğin aceleye getirildiğini; bu dizinin yurtdışına pazarlandığında ‘çarpık bir Osmanlı algısı’ yaratacağını belirtti.
Osmanlı Devleti saray yaşamı ayrıntılar üzerine kurulu bir sistemken ve dönemin sosyal yaşamı kimi kurallar içerirken, biz tüm bu bilgilerden yoksun kaldık/bırakıldık. Tarihin inceliklerini, çift yönlü karakterini, subjektiflikle objektifliğin karıştığı noktayı es geçmeyi tercih ettik.
Diziye gıcık kaptık; bağırdık çağırdık, tekbir getirdik, RTÜK’e telefonlar ettik. ‘‘Bu dizi çocuklara ve gençlere kötü örnekler sunar’’ dedik. Kendimiz yalansız dolansız, namus timsali yaşamlarımızı sürdürmeye devam ettik. Ne de olsa ecdadımızın münezzeh kanı dolaşıyordu damarlarımızda. Okumaya, araştırmaya, sorgulamaya gerek de yoktu bu durumda. Tarih bilgisi genlerimize aktarıldı ya!.. Doğuştan Orta Asya cevvaliydik; Osmanlı torunuyduk; heyttttt!.. Her şeyi biz bilirdik; tüm dünyaya hükmetmiştik. Acaba; şimdi dünya ne haldeydi, biz ne hale geldik?
‘Muhteşem Yüzyıl’ı gizliden gizliye izlemeye ve kafamızdaki ‘haremi’ (kadınıyla erkeğiyle) sahtekarlıkla takip etmeye devam ettik. Ama, bu duruma ahlakçı kılıflar uydurduk. Eleştirmek, şikayet etmek ya da ne yaptıklarını görmek için izledik canım!.. Keyfimiz ve kişisel merakımız için değil yoksa. Yasaklansın diyorduk biz.
Zaten, harem olgusu bizim kafamızda ‘tabula rasa’ gibi bomboştu. Ona dair kirli düşüncelerimiz, bastırılmış fantezilerimiz ve kıskançlıklarımız hiç yoktu. Merak etmiyorduk Kanuni'nin haremini bir Zigetvar Muharebesi kadar.
Karşı cephenin temel savunması ise, bu yapımın belgesel olmadığı şeklindeydi. Aceleciliğimizi, baştan savmacılığımızı, ‘reyting-perestliğimizi’, -Osmanlı kimliğinin ötesinde- banknotların sıcaklığını duyumsama istediğimizi, televizyon yapıtını estetikten yoksun teknolojik ve kitlesel bir araca dönüştürdüğümüzü saklama gayretkeşliğine giriştik. Tarihten sorumlu değildik. Çünkü; dizi çekiyorduk. Biz mi yaşamıştık o tarihte? Biz mi yazmıştık o tarihi? (Aman canım boşver!)
Sonuç ne oldu? Türk usulü hantal reflekslerimize yine yenik düştük. Konuyu soğukkanlı bir biçimde ele almaktan, haremin bir üniversite gibi çalıştığını anlatmaktan, padişahların etten kemikten ölümlü insanlar olduklarını anlamaktan kaçınmak için bin dereden su getirdik.
Herkesin kendi Osmanlı’sı, ideolojisine göre şekillenmeye devam etti. Herkes bu konuda bilirkişi kesildi. (Bugün dışarıdakilere mikrofon uzatıp, ‘harem nedir?’ diye sorun bakalım. Cevaplardaki cehaleti fark etmekte geç kalmayacaksınız. Yahut, neden Topkapı Sarayı’nda girişin dışında, ücretli tek bölümün ‘harem’ olduğuna kafa yorun. Kerameti kendinden menkul bu sorunun peşinden mitlere ve sosyal psikolojiye dalacaksınız.)
Bir dönem, kızım olursa adını (III. Ahmet’in annesinin adı olan) ‘Gülnuş’, oğlum olursa (35. hükümdar Mehmet Reşat’tan esinlenerek) ‘Çelebi Reşat’ koyacağım dediğimde, bana garip garip bakarak ‘‘ne saçma isimler buluyorsun!’’ diye tepki gösterenler; Osmanlıca kelimeler kullanıyorum diye beni çağdışı olmakla eleştirenler, acaba bu diziyi takip ediyorlar mı? Sahneleri izlediklerinde Osmanlı üzerine ne(ler) düşünüyorlar/kurguluyorlar? Kafalarındaki Osmanlı imajını hangi kaynaklarla besliyorlar? Bu imajı nasıl taze tutuyorlar?
Madem; kendi yüzyılımızda yapacaklarımızı unutup, gündem kaydırmayı seviyoruz ve hâlâ geçmişteki ‘muhteşem’ yüzyıla sahip çıkıyoruz; o zaman ‘Behlül, Bihter’ gibi isimlerin yanında ‘Mahpeyker, Ayşe Hafsa, Rüstem, Abdülhamit, Mehmet Reşat’ gibi isimler de konulacak mı yeni doğan bebeklere? Bu dizi hangi algıları besleyip, hangi algıları kıracak? Kafalardaki Osmanlı çeşitleri daha kaça bölünecek?
5. Çekmeden Benim Acımı Bu Nasıl Cepheleşmeye Çağrı?
(Makam: Keyf-i kebap)
Solda cepheleşme çağrısı ekseninde imza ve demeç vermeyi düstur edinmiş pek çok aydın, ülkenin gidişatının kendilerini kaygılandırdığını belirterek, demokrasinin kan kaybettiğini dile getirdiler. ‘Çağırıyoruz’ sloganı etrafındaki isimler, iktidara karşı her türlü yapılanmanın aynı çatı altında toplanabileceğini kaydettiler. Bu yönde; şahsıma da birçok elektronik posta geldi.
CHP, MHP gibi iktidar partileri de saflara çekilmedikçe, ölmüş bir solu alelacele canlandırma fantezisi kurgulanmaya çalışıldıkça, ‘başörtüsü’ takan kızların/kadınların ‘varoluşlarına’ saygı duyulmadıkça ve karşı taraf da empati boyutuyla anlanmaya çalışılmadıkça, en önemlisi büyüklü küçüklü pek çok parti tek çatı altında ortak bir seçim bildirgesi, programı yayımlanmadıkça/yayınlanmadıkça, bu oluşumun uzun vadede bir işe yarayacağını düşünmüyorum.
Heyecanla kurulan ve alt yapıdan yoksun yapay birlikteliklerin yahut atılan sanal imzaların modası geçiyor kanımca. Pıtrak gibi her noktada, bir sanal birliktelik çılgınlığı baş gösteriyor. Yok ‘Hrant’ı analım, unutmayalım’, yok ‘Ergenekon terör örgütüne dur diyelim’, yok ‘yetmez ama evet’, yok ‘darbeye hayır’, yok ‘ülke elden gidiyor, Atatürk’ün kemikleri sızlıyor’ vb… Çoğalıyor da çoğalıyor cepheler.
'Çağırıyoruz' cephesini tenzih etmek isterim. Çünkü, o oluşumda kör göze parmak kibir timsali medyatik isimler görmedim. Umarım, ileriki günlerde de görmem. Fakat; pek çok oluşuma imza ya da destek veren kişilere bir bakıyorsunuz; Türkiye standartlarının hayli üstünde para kazanan, kalburüstü ve çoğu zaman da reklamını yapma peşinde olan medyatik isimler çıkıyor işin altından. Peki emekçileri, öğrencileri, kadınları, çocukları, travestileri, engellileri ve gazileri iktidar savaşının ötesinde, insani olarak kim koruyor? Kimin bu işten bir çıkarı olmuyor yahut en az çıkarı oluyor? Kim daha yoğun bir acıyla eziliyor, yanıyor, kül oluyor? (Bu yüzden, insan her oluşuma ve birlikteliğe temkinli yaklaşmak zorunda kalıyor.)
Emperyalizmin uşağı olma endişesinin, parçalanma kabusunun, ılımlı İslam korkusunun; emekçiye, emekliye, öğrenciye, kısacası vatandaşa yapılan haksızlıkların realitesini kabul ediyoruz amenna. Fakat; muhalifliğin de iktidar kavgasının bir parçası olduğunun ve 21. yüzyılda siyasetin öyle 'cepheleşelim haydi gelin kardeşlerim’ söylemleriyle ayağa kaldırılamayacağının farkına varmalısınız.
Kurtuluş Savaşı argümanlarını güncellemeli, saflarınızı ideolojik olanın da ötesinde, insan merkezinde genişletmelisiniz. Sağlam parti programları ve birliktelik çağrıları ortaya koyarak emin adımlar atmalısınız. Çoğunluğun sağ tandanslı olduğu bir ülkede, bu sosyolojik gerçeklikten yola çıkmalısınız. Aksi halde, bir arpa boyu yol alamazsınız.
Eğer; sol üzerine bitmek tükenmek bilmeyen hayalleriniz ve ütopyalarınız varsa, Prof. Dr. Yalçın Küçük’ün dediği gibi, yeni bir sol oluşturmalısınız. Eskilerden koparak özgürleşebilmeyi ve gereğinde yavaş yavaş genişlemeyi göze almalısınız.
Bu arada, ben de ‘EN KOLAY ÇEKİLEN ACI BAŞKASININ ACISIDIR. DERDİ ANCAK ÇEKEN BİLİR!’ çatısı altında yeni bir cephe girişiminde bulunsam mı?Taşeronlaştırmaya, ekonomik sıkıntılara; sanat, bilim ve medya alanında it gibi kullanılmaya, ikiyüzlülüğe, iktidar düşkünlüğüne ve para hırsına karşı, gıcır gıcır ve sahibinden kiralık bir oluşuma NE DERSİNİZ?










- Çok Okunanlar
- Yorumlananlar
- Bugün
- Dün
- Bu Hafta
- Bu Ay
Yazılım & Teknik Destek: CM Bilişim


























Bu yazıya 1 yorum yapıldı.
what is the matrix ?
BeğendimBeğenmedim