32 yıl sonra 1 Mayıs… 1978 yılından sonra ilk kez işçiler Taksim Meydanı’nda. Tanrım, rüya mı görüyorum? Eğer öyleyse ne olur kimse uyandırmasın beni bu rüyadan. Ömrümün sonuna dek aynı rüyayı görmeye razıyım; yeter ki işçi sınıfını temsil eden kızıl renk bayraklar süslesin meydanları, yeter ki Timur Selçuk eşliğinde on binler bir ağızdan 1 Mayıs Marşı’nı seslendirsin.
Oradaydı Deniz Gezmiş, bir eliyle boynundaki ilmeği söküp atarken; sol yumruğu havada, Çav Bella'yı söylüyordu haykıra haykıra. Oradaydı Erdal Eren, elindeki üç satırlık mahkeme kâğıdına bakıp "öldüremediniz beni," der gibi acı acı gülümsüyordu. Oradaydı Hüseyin İnan, Mahir Çayan ve tüm devrim şehitleri. Oradaydı darbe tezgâhçılarının katlettiği 34 can, ... Oteline 'faşizm kazanamaz,' yazılı beyaz pankart aşmışlardı yere dek uzanan. Oradaydılar, omuz omuza ve ayırmaya kalkışanlara inat, kardeşçesine... Bir ağızdan emekçiler için bağırıyorlardı yıllar sonra. Özlemin, öfkenin, yani tüm duyguların dışa vurumu böyleydi işte. Sözcükler, satırlar yetmez o anki mutluluğu anlatmaya; ama mantık devreye girmeye başlayınca da madalyonun öteki yüzüyle karşılaşıyor insan ve soruyor: Taksim Meydanı’na çıkmakla işçinin tüm sorunu çözüldü mü?
Tabi ki hayır... Tabi ki işverenlerin ve devlet yetkililerinin sömürüsü sürdükçe ve işçi ay sonunu nasıl getireceğini düşünmek zorunda kaldıkça, sorunlar çözülmeyecek. Birileri ceplerini doldururken işçi tabi ki emeğinin karşılığını alabilmek için meydanlarda sesi çıktığınca haykıracak. Bu güne değin böyle yaptığı, ensesine vur lokmasını al zihniyetinden kurtuldukları söylenemez; ama belki Taksim’e gitmeye çekinen yürekler için de bir milat olmuştur bu 1 Mayıs. Bir dahaki seneye belki onlar da bu haklı savaşa destek verirler de işçinin sesi her zamankinden gür çıkar.
Bu konuda herkes TEKEL işçisinin yağmur, çamur demeden Ankara'nın kuru ayazında günlerce sürdürdüğü direnişi örnek almalı kendisine. Onlar, devletin onca kudretine karşı sırt sırta vererek ayakta kalınabilineceğini gösterdiler tüm dünyaya. Hem de kırmadan, dökmeden yaptılar bunu; üzerlerine inen coplar ve biber gazına rağmen.
İşçi kıt kanaat geçiniyor, işçi yırtık ayakkabılarına yama yapıyor çalışmaya giderken. Kilosu otuz liraya dayanan kırmızı eti görmek şöyle dursun, tavuk, balık da güzel bir düş onlar için. Birilerinin çocukları gerçekleriyle oynarken, onlarınki oyuncaklarını bile zar zor elde ediyor. Gelir dağılımındaki giderek açılan makas ülkedeki huzuru da, insanların neşesini de kaçırıyor.
Olumsuzluklar yalnızca işçinin başında değil tabi. Yirmi-otuz yılını bil fiil çalışarak geçirmiş, bu süre içinde zaman gelmiş çocuğu hastalandığında eşinin yanında bulunamamış, yeri gelmiş bir pikniğe gidememiş ve sonunda emekli olmuş kişi de üç kuruş maaşla yetinmek zorunda kalıyor. Yaşlılığında rahat edeceğini düşleyenler eskisinden daha ağır bir işte çalıştıklarından ölümü kurtuluş olarak görmekteler. Yaklaşık beş buçuk milyon işçi emeklisinin dört milyonunun açlık sınırının altında maaş aldığını düşünürsek; yetmişindeki Emine Nineye de, seksenine merdiven dayayan Hüseyin Dedeye de vefa gösterdiğimizi söyleyebilir miyiz?
Deniz Gezmiş, Erdal Eren, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan, Mahir Çayan ve diğerleri... Onlar, kimse ezilmesin istediler. Onlar, daha yaşanılası bir dünya düşlediklerinden gencecik bedenlerini, sevenlerini hiçe sayarak insanlık için yaşama veda ettiler. Onlar, bu 1 Mayısta da aramızdaydılar. Ve onlar da katıldılar Çav Bella’nın Türkçeye çevrilmiş dizelerine…