Bu yazıyı yazmak için 10 Kasım 2011'in geçmesini bekledim. Gerek suların durulması, gerek geriye kalan tortular adına...
Birkaç kez oluşturmayı denediğim mevcut içeriği silip silip yeniden düzenledim. Hatta, yazmaktan vazgeçtim. Fakat, içim rahat etmedi ve klavye başına tekrar geçtim.
10 Kasım günleri Türkiye'de gelişen rutinlere değinmenin yararı olacağı kanaatini taşıyorum. Bu rutinler aslında bir ülkenin psikanalitik, sosyo-genetik, tarihsel belleğini de ortaya koymak açısından önemli gözüküyor.
Cumhuriyet'in zorunluluk olarak ilan edilmesi gerektiğini ve kadına dair öz bir proje olduğunu, Atatürk'ün yapısal düzeyde anlaşılamadığını, bu yüzden de kendisi Kemalist olmadığı halde Kemalizm diye bir yapaylığın türe(til)diğini düşünenlerdenim... En önemlisi de, kadınım!.. (Yazının içeriğine vurgu açısından...)
1923'ün bir milat olmadığını, o tarihi takip eden süreçte Cumhuriyet tarihi içinde birkaç milat bulunduğunu da eklersem, isabet olur sanırım. Prof. Dr. Yalçın Küçük'ün Cumhuriyet'in 'de jure' (1923) ve 'de facto' (1926) kuruluşu üzerine kaleme aldığı yazılarından yola çıkarak, İzmir Suikastı çerçevesinde doktora tezi yapan Dr. Ahmet Hilmi Balcı'nın yazdıkları bu anlamda açımlayıcıdır. Bakılmasını salık veririm.
Mevcut yapısal yaklaşım ekseninde; 1934'te Türk kadınının seçme ve seçilme hakkına kavuşmasının da kuruluş açısından milatlardan biri olduğunu eklemeliyim. Temelde Türkiye'deki Atatürk sevgisini ayyuğa çıkaran, bir ritüele dönüştüren güç dişildir. 29 Ekim'de görmediğiniz gözyaşlarını 10 Kasım'da görürsünüz. Süzülenler hep kadın gözleridir. Dolanlar, kızaranlar, üzülenler... Kokladıkları kırmızı karanfilleri ve gülleri Ata yadına denize bırakanlar... Fotoğraflarına dalıp gidenler vb... Kadınlardır genellikle.
Dolayısıyla, Türkiye'de kadınlar -aktif, siyasi olanın dışında bulunmanın, politik zihinle kurulan uzak mesafenin de etkisiyle- olaya ağırlıkla duygusal yaklaşma eğilimindedirler. Bunun temel dinamikleri bir başka yazının konusudur. Dikkat edilmesi gereken nokta; fiziksel dirayetinden karizmasına, zarafetinden hüznüne klasik Türk erkeğinde bulunmayan o enerjiyi Atatürk'ün taşımasıdır. Ordudaki geçmişini de işin içine katacak olursak, sıradan bir asker olmadığı ve asil duruşunu kadınlar karşısında yitirmediği, yani yoğun bir etkileme aracı olarak kullanmadığı da söylenebilir. Kalabalıklar içinde hep tekildir, seçilir. Bir ya da birkaç anlayanı vardır. Herhangi bir kadınla dans ederken, konuşurken, fotoğraf çektirirken kibarlık mesafesi taşır. İşte bahsi edilen mesafe, bugün çoğu adamda bulunamayacak denli önemli bir çekim alanı oluşturur.
Çünkü, Mustafa Kemal ulaşılmazdır. Öyle Kaf Dağı'nın ardındaki yahut burnu büyüklüğe dair bir ulaşılmazlık değildir onunkisi. Özgünlüğüne, biricikliğine has doygun bir varoluş işaretidir. Açgözlü değildir yahut çaçaron saldırgan. Hep bir ananın, Zübeyde Hanım'ın oğludur Ali Rıza Bey'den önce.
Zübeyde Hanım aslında Cumhuriyet'in başat sembolüdür. Kadındır. Doğurgandır. 'Ana'dolu'nun 'ana' parçalarındandır. Mermi taşıyan da, gönüllü hemşirelik yapan da, sökükleri diken de odur!.. Savaşta aktif olan, dipçik elinde görünmese de... Kınayı yakan oğlunun saçına, bekleyen bıkmaksızın yolunu/haberini, gelinlik kızı seçen ve azık yollayan cepheye.
Atatürk'ün neden bu denli sevildiğini anlamak için; Türkiye'de kadın olmaklığın, romansın, duygusallığın, Baba'yla/ Baba Yasa'yla kurulan ilişkinin iyi analiz edilmesi gerekir. Neden çoğunlukla ve koyu Atatürkçü'ler savaşçı ve özgür kadınlarıyla ünlü İzmir'den çıkar? Neden 'Biz Kaç Kişiyiz?' mitinglerine özellikle kadın katılımı yoğun olmuştur? Neden Atatürk denilince Türkan Saylan gibi bir figür ön plana çıkartılır ve kızların okutulması için çaba harcanır? Bunlar ve benzeri birçok soru derinlemesine incelenmelidir.
Her kadın Atatürk'e aşıktır. Evet!.. Aşık olmadığını iddia edenler bile, dolaylı yoldan aşıktırlar. Sanmıyorum ki, hiçbir kadın onun buram buram çekicilik kokan bir fotoğrafı önünde içini çekmesin ve televizyonda bir kadını dansa kaldırdığı sahne canlandırıldığında 'keşke orada ben de olsaydım' demesin. Sanmıyorum ki; başı kapalı da olsa açık da, feminist de olsa ev kızı da, onun sunduğu hür iradeden yararlanmak istemesin. Eğitim almak, tango yapmak, film seyretmek sinemalarda... Sanmıyorum, reddetsin seçme ve seçilmeyi bugün adım atabildiği topraklarda.
Siz bakmayın; Tayyip Erdoğan, Humeyni hayranı olan yahut kendilerini Deniz Gezmiş, Che Guevara, Lenin gibi isimlerle özdeşleştiren kadınlara. Onlar da ezilmekten rahatsızlar eril jargonun hissedildiği kuru ideolojiler ve baskın erkekler arasında. Gizliden gizliye -kabullenmek ve itiraf etmek istemeseler de- Ata Türkiye'sinde kendilerini bir nebze de olsa ifadelendirebilmenin huzurunu taşıyorlar. Sadece, bunu çevreye nasıl açıklayacaklarını bilmiyorlar ve içine hapsoldukları sınıflara.
O yüzden; geri planda kalıyorlar cemaat(ler) içinde, yürüyüşlerde, interaktif katılımlarda, konuşmalarda, seçimlerde, partilerde. Aslında Atatürk'e değil de Kemalizm'e, kadınlara/kadınlığa değil de Kemalizm atmacalığıyla kendilerine, örtülerine, okuma haklarına, parasızlıklarına saldıran kimi Sabetayist, elitist o kesime kızgınlar. Bir bölüme... Kaymaklı ekmek kadayıfı yiyenlere, kuru soğana ve ortalama bir adet ekmeğe karşı...
Pastada pay, arsada parsel, işte koltuk kapıp keskin sınıf ayrımı koyanlara karşı 'öteki' konumuna düşüyorlar doğal olarak. Londra, New York, Paris ülke ülke gezip, dil eğitimi alanlara ve onları, kardeşlerini, arkadaşlarını bu haklardan, liyakata dayanandan mahrum edenlere -kırgın da değiller artık- kızgınlar. Çünkü, öfkeleri büyük olur kadınların bazı kadınlara ve adamlara. Maalesef, -bir dostun dediği üzere- kadın da kadının kurdu olabiliyor çoğunlukla.
Dolayısıyla; Türkiye, İran veya Malezya olacak mı üzerinden sürüp gidiyor tartışmalar ve Endonezya da veriliyor sıkışılınca örnek anlamında. Kolaydır başı açmakla-kapatmakla uğraşmak ya da bu sayede sermayeden istenilen oranı tırtıklamak. Sınıf savaşını örtmek için inançlara, etnisiteye saldırmak... Kolaydır. Yoksulluğu, yokluğu konuşmamak... Gündem kaydırmak...
Kimseden Atatürk'ün öngörüsünü, idealizmini, vatanperverliğini, disiplinini, fedakarlığını, yalınlığını bekleyemezsiniz artık. Sadece, özlersiniz. Çakma kahramanlarla avunursunuz kötünün iyileri. Her 10 Kasım'da Selanik Türküsü, Fikrimin İnce Gülü, Havada Bulut Yok, Esiri Zülfünüm Ey Yüzü Mahım, Olmaz İlaç Sine-i Sad Pareme çaldığında sele çalar yaşlar gözlerinizde.
Nerede kalmıştır böylesi ince şarkılar dinleyen adam(lar), arı bir Türkçe, nezaket ve sadelik? Nerededir kavgasında bile bir duruş, bir asalet, bir duyarlılık olanlar? Eşlerinizde, aşık olduğunuzu sandığınız erkeklerde, internette tanıştıklarınızda, Tayyip Erdoğan'da var mıdır? Varsa, hiç üzülmeyin. Yola aynı hızla devam edin. Yoksa, açın Atatürk'ün sevdiği o şarkıları ve ayrıntılı şekilde dinleyin. Tüyleriniz diken diken olmazsa, hüzünbaz bir ifade oturmazsa yüzünüze, sızlamazsa yüreğiniz ucundan ve hasretle anmazsanız ah elemini yutkunmuş da belli etmemiş, düşüncelere gark olmuş Mustafa Kemal'im diye adını; siz gerçekten, tüm çıplaklığıyla, tutku silsilesi içinde aşık olmamışsınız demektir. Belki sorun onda değil düşüncelerinizde, eksiklik size yoksunluk hissettirenlerde ve samimiyetsizlik bu çağda olabilir.

Bu yazıya 4 yorum yapıldı.
neticete neslihan bu kör duygusallıkla dünyanın gerçek yüzünü anlaman na mümkün. kendi ütopyalarınla yaşa sen. yazını okuyunca yeni nesil bu kadar balon olmamalı dedim. duygu yüklü şiirsel yazıların çok tozpembe bir dünyaya ait. eğer bu sanatsa karın agrısı yapıyor haberin ola.neyse zamanla kendini anlarsın ben ne kadar kimliksiz, karmakarışık bir insan olmuşumda geç farketmişim dersin. ama ogün sana yeni bir hayat doğar. bambaşka bir hayat. tabi kötü bir olay vesilesiyle muhtemelen.
BeğendimBeğenmedimneslihan senin dinin ney ? konuyla alakası yok biliyorum merak ettiğim için soruyorum. umarım cevap vermemek için bir kurnazlık düşünmezsin. şayet müslümansan neden peygamberinden hiç bahsetmiyorsunda atatürkü öve öve göklere çıkarıyorsun. bizde atatürke düşman değiliz. ama bu kör atatürk bağımlılığı yeni nesil için tam bir afyon ve kabul etmediğin kemalistliğe direk hizmet etmekte. birde erkeklere vermiş veriştirmişsin. senin cinsiyetin karşıt cinsiyetten üstün yaratılmadı. biraz mantık.
BeğendimBeğenmedimyazılarınızı takip ediyorum. atatürk hakkındaki yaklaşımlarınızı ilginç buldum. okuduğum çok yazıdan nitelikli ve o yüzden devamını bekliyoruz. tebrikler neslihan hanım. gerçekten.
BeğendimBeğenmedimbu yazıya bir ilanı aşk diyebiliriz zaanedersem ama n yalmanı özlemişiz
BeğendimBeğenmedim