• Başbakan'dan flaş seçim barajı açıklaması
  • Erdoğan'dan Kılıçdaroğlu'na şok sözler
  • 15 Temmuz ile ilgili gündemi sarsacak Devlet Bahçeli iddiası
  • Gözaltına alınmıştı; Atatürk'e benzeyen Göksel Kaya serbest
  • İşte Tunceli'de öldürülen teröristler
Osman Balcıgil

Hollywood, Yiğit Bulut

Hadi  “hayatım boyunca” demeyeyim...

Ama itiraf etmeliyim ki son yıllarda duyduğum en garip “kendini feda etme” konuşması, birkaç gün önce gerçekleşti.

Sayın Cumhurbaşkanı’nın danışmanı, “iki ruhsatlı tabancasının ve yüzlerce mermisinin olduğunu” söyleyip şöyle ilave etti:

“Beni vurmadan kimse O’nun kılına dokunamaz.”

Yetmiyormuş gibi ekledi:

“Dışarıda milyonlarca insan var benim gibi davranacak.”

Vay, vay, vay...

***

Tabii ki bunun üzerine Sayın Cumhurbaşkanı’nın “Dur be kardeşim! Ne diyorsun sen Allah aşkına? Ağzından çıkan lafı kulağın duyuyor mu?” deyip demediğini bilmiyorum.

Ama ben söylüyorum:

Dur be kardeşim!

Ne diyorsun, Allah aşkına şen!

***

Sokakta, bir kahve köşesinde, eğitimsiz, gariban bir vatandaş söylese bu sözleri, güler geçerim.

Ya da ciddiye alır “Vah vah” derim.

Ama durum öyle değil.

Karşımızda, ekranlardan gözlerini gözlerimize dikerek bu lafları söyleyen, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı’nın “tavsiye” aldığı bir isim.

***

Bir başka şekilde ifade edeyim:

Türkiye Cumhuriyeti’nin “1 Numara”sı bu “danışman”ın görüşlerine itibar ediyor.

Yani, “Şu konuda ne düşünüyorsun? Şöyle mi yapsak yoksa böyle mi?” diyerek az önce sözünü ettiğim “silahlı danışman”ın fikirlerine başvuruyor.

***

Vah benim güzel vatanım!

Ya da Neyzen Tevfik’in deyişiyle “Ne günlere kaldık ya gazi hünkar!”

Gerisi de var da Neyzen’in bu cümlesinin, ben söylemeyeyim...

***

Bayanlar, Baylar ve Çocuklar,

Söz konusu “danışman”ın söylediklerinden çıkarsamam şudur:

Olur da “Başkanlık Sarayı”nın kapılarına birileri dayanırsa,

Bin kişilik olduğu rivayet edilen, tepeden tırnağa en modern silah ve teçhizatla donatılmış koruma ordusu bertaraf edilirse,

Uçak savarlar da dahil tekmil güvenlik duvarları aşılırsa,

Mesela Sayın Cumhurbaşkanı’nın çalışma odasına kadar ulaşılırsa,

Danışman Bey çekecek çift tabancasını, başlayacak saydırmaya...

Diyelim ki gelenler güçlü çıktılar, önce kendisi ölecek, ancak ondan sonra sıra Cumhurbaşkanı’na gelecek...

***

Hollywood yapımı, Beyaz Saray’a yönelik saldırı filmlerine benzer bir durum.

Anlaşılan o ki, Sayın Danışman benim gibi çok film seyrediyor.

Farkımız, benim hasbelkader, ABD’de bu tür olayların sadece filmlerde meydana geldiğini akıl edebilmem.

***

Buna karşılık, benim yaşlarımda olanlar bilir ki, geçmişimiz kirli.

Ülkemizde, 50 yıl kadar önce, bir başbakan ve iki yakın çalışma arkadaşı idam edildi.

Buna rağmen, Türkiye’de işler hiç de Sayın Danışman’ın tarif ettiği gibi yürümez.

***

Nasıl mı yürür? Ya da yürürdü?

Genelkurmay’da lambalar sabaha kadar yanınca, herkes anlardı ki darbe olacak, Başbakan ve arkadaşları bavullarını toplamaya koyulurlardı...

Sonrası malum, ver elini Hamzaköy ya da öteki “dinlenme tesisleri”...

***

Ama köprülerin altından çok sular aktı.

Hepimiz biliyoruz ki Türkiye eski Türkiye değil.

***

Türkiye toplumu, gerek sokakta, gerekse sandık başında “bu tür davranışlar”a, yani siyasilerin derdest edilerek darağacına ya da dinlenme tesislerine gönderilmesine karşı olduğunu, anlaşılır şekilde ifade etti.

Darbelerin tesirleri hafifledikten sonra kurulan sandıklardan darbecilerden yana sonuçlar çıkmaması ve (Cumhurbaşkanlığı bile yapmış olsalar) diktatörlerin cenaze törenlerine “sırt çevrilmesi” bunun en iyi göstergesi.

Meselelere soldan ya da sağdan baksın, Türkiye toplumunun ezici çoğunluğu, siyasetçilerin önünün asker tarafından kesilmesini hiçbir zaman hoş karşılamadı.

Bunu artık sağır sultan bile biliyor.

***

Eğer böyleyse, Sayın Danışman’ın telaşı niye?

Neden, kimden korkuyor da çift tabancayla çatışma rüyaları görüyor?

“Halk” denilen olgunun, en azından iktidar(lar) açısından “pazar yerine toplanmış insan kalabalığı” anlamına geldiğini, birkaç gaz bombasıyla, iki üç ton tazyikli suyla hakkından gelindiğini, özellikle de AKP hükümeti sayesinde hepimiz öğrendik (!).

Yoksa öyle değil mi?

Yoksa Sayın Danışman, Gezi Olayları gibi davranışlardan mı çekiniyor?

Sanmıyorum.

***

Ya da acaba şundan olabilir mi?

Sayın Cumhurbaşkanı’nın, Başbakan olduğu dönemlerde, bugün Paralel Yapı olarak adlandırılan “örgüt” ile el ele vererek, anlı şanlı Türk Ordusu’nu teslim aldığını, mahremine kadar girdiğini biliyoruz.

Geçen dönemlerde, sınav sorularına yönelik operasyonlarla, aynı Paralel Yapı’nın ordunun içine en azından 1000 subay yerleştirdiği (ben söylemiyorum, hükümete yakın gazete ve televizyonlardan okuyor, dinliyoruz) de malumumuz.

Acaba diyorum, Sayın Danışman “Paralel Yapı”nın “asker unsurlar”ından korkuyor, telaşa düşüyor olabilir mi?

Bilemem...

Kendisine sormak lazım.

***

Eğer öyleyse, söylenecek olan şudur:

“Kendi düşen ağlamaz, iki gözü birden çıkar!”

Ne güzel bir atasözü değil mi?

***

Bir de şu meşhur nakaratı, boş zamanlarında, durmaksızın tekrarlamalı Sayın Danışman:

“Olur mu böyle olur mu?

Kardeş kardeşi vurur mu?”

Moralini yükseltirken, vakit geçirmiş olur.

Paniğe de kapılmaz...

***

Görüldüğü gibi Bayanlar, Baylar ve Çocuklar,

Bu pilav daha çok su kaldırır...

***

Şöyle de söyleyebiliriz:

Hani (malum) biri kuyuya bir taş atar da...

***

Fırsattan istifade, sadakat ve fedakarlık üzerine, Sayın Danışman’a bir anektod anlatmakta yarar var.

Salih Bozok’un oğlu Muzaffer Bey’in hatırası... 

Özetleyerek aktarıyorum:

“Babam, ‘Bak Muzaffer’ dedi ve şöyle devam etti: Atatürk ölüyor. Atatürk ölürse, ben de hayatıma son vereceğim. Sen artık koca adam oldun. Annen, ablaların sana emanet... O sabah her zamanki gibi mektebe gitmiştim. Saat 9.30’da müdüriyete çağırdılar, eve gitmem gerektiğini söylediler. Sokağa çıkar çıkmaz anladım. Bayraklar yarıya inmişti. Eve varınca babamın nerede olduğunu sordum. Şişli Sıhhat Yurdu Hastanesinde olduğunu öğrendim. Babam Atatürk’ün vefatı üzerine tabancasına davranmış, tetiğe basarak canına kıymaya çalışmıştı...”

Sayın Danışman bilmeli ki, fedakarlık “tabancalarımı çeker son kurşuna kadar savaşırım” edebiyatı ile yapılmaz.

Bir başka deyişle, “Lafla peynir gemisi yürümez”.

Kahramanlar, ne yapacaklarını televizyonlardan, gazetelerden ilan etmezler.

Salih Bozok örneğinde olduğu gibi, günü gelir, gerekeni yaparlar.

Tarih de zaten, televizyonlarda silah ve mermi sayısını söyleyerek nasıl şanlı bir savaşa imza atacağını söyleyenleri değil, Bozok gibi dostları yazar.

 

Yazarın Diğer Yazıları
Haber3Group © 2001-2017 Tüm hakları saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilemeden yayınlanamaz.
Haber Portalı Yazılımı ve Teknik Destek: CM Bilişim. Vargonen Hosting & Cloud sunucuları üzerinden yayın yapmaktadır.
Kullanım Şartları  |  Reklam  |  İnsan Kaynakları  |  Künye  |  Bize Ulaşın  |  Site Haritası  |  RSS