Osman Balcıgil

Kalbim Küba'da Kaldı - 2

İKİNCİ BÖLÜM

Birinci bölüm için lütfen tıklayın.

Gözümün yataktan başka bir şey görmemesi gerekiyorsa da eşyalarımı odama yerleştirir yerleştirmez soluğu Hotel Sevilla’nın Patio Bar’ında alıyorum.

Önce İstanbul-Amsterdam uçuşu, transit geçiş için Schiphol havaalanında bekleme ve ardından havada sekiz saat daha yolculuk...

Sonra, bir dakika bile dinlenmeden ver elini Patio Bar!

1-20151017131421.jpg

Buna karşılık, zaman benden yana... 

Çünkü, Türkiye ile Havana arasındaki yedi saatlik fark lehime işliyor...

Henüz gün ışığı varken, Küba’nın halk şarkılarını çalan muhteşem bir orkestranın eşliğinde cubata’ların, daiquiri’lerin, mohito’ların, dibine vuruyorum...

(Bu bölümün sonunda, sözünü ettiğim kokteylleri nasıl hazırlayabileceğinizi  tarif edeceğim.)

Bütün bu içkilerin rom kullanılarak yapıldığını söylememe her halde gerek yok.

Rom ise şeker kamışından elde ediliyor.

Küba’nın en çok yetiştirdiği ürün, tahmin edebileceğiniz gibi şeker kamışı. O kadar ki bu ülkenin dünyanın tüm şeker kamışı üretiminin yüzde seksen kadarını karşıladığı yıllar bile olmuş.

Zamanında tekmil komünist ülkeler (doğu bloku) şeker kamışı ihtiyaçlarını Küba’dan karşılıyormuş.

“Peki acaba şimdi nasıl oluyor?” sorusunu sormak ve cevaplarını bulmaya çalışmak için henüz erken.

Mutlaka ona da sıra gelecek ama gelin önce “iş”in daha keyifli yanlarına bakalım...

2-20151017131422.jpg3-586.jpg

***

Rom’dan yapılma muhtelif içkileri birer ikişer yudumlarken, orkestranın lut’cusu (aşağıdaki fotoğrafta ortada) elindeki sepetle yaklaşıp “Bir CD almak ister misiniz?” diye soruyor.

4-370.jpg

“Zevkle!” diyorum yaptıkları müziğin hakkını vermek için. 10 CUC vererek bir CD alıyorum.

“Yere düşsen bir avuç toprakla kalkarsın” derler ya hani, tıpkı o hesap, Bay Lutçu’dan birkaç dakikasını bana ayırabilip ayıramayacağını soruyorum. Sevinerek yanıma oturuyor.

Öncelikle “lut” üzerine konuşuyoruz...

Kimi ülkelerde “lavta” da denilen “lut”, benim bildiğim kadarıyla Eski Mısır’dan, Babil’den, Hitit’ten bu yana çalınıyor. Bugün de Arap coğrafyasında en yaygın kullanılan çalgılardan biri. Bizde de “ut” ismiyle biliniyor ve kullanılıyor.

Kübalı yeni ahbabımla konuşmayı sürdürdükçe, lut’un Küba’ya İspanyollar tarafından getirildiğini öğreniyorum. 

1492’de Kristof Kolomb tarafından keşfedilen adaya,1511’lden itibaren İspanyol işgalciler yerleşmeye başlamışlar. Adanın bu yeni yerleşimcileri doğal olarak beraberlerinde “kendilerine ait” kültürü de getirmişler.

Bu kültürün içinde Endülüs Emevileri’nden almış oldukları “lut” da varmış tabii.

Tıpkı mimari gibi!

Nereden nereye, değil mi?

Boşuna edilmiyor “dünya kültür mirası” lafı.

***

Yeniden müzik gurubuna dönecek olursak...

Üç kişiden oluşuyorlar ve üçü de bu işi profesyonel olarak yapıyor.

Eğitimlerini konservatuvarda gerçekleştirmişler.

“Peki” diyorum “yeterince para kazanabiliyor musunuz?”

Tüm kazançları otelden aldıkları birkaç kuruş ve CD’lerden edindikleri CUC’lardan ibaretmiş. Tabii biraz da bahşişler...

Buna karşılık eğer bir okulda müzik öğretmenliği yapıyor olsalarmış alacakları para, çevrilebilir pezo ile ifade edecek olunursa, 30 CUC’dan ibaret olacakmış.

Yani, havaalanından şehrin merkezine kadar süren yolculuğumda, taksiye ödediğim kadar!

Peki öteki meslekler?

Mesela mühendisler, doktorlar filan...

“En fazla 10 CUC fark eder” diyor Küba’lı müzisyen dostum.

O da ben de biraz hüzünleniyoruz.

İçtiğim mohito’ların, daiquiri’lerin ya da cubata’ların bu hüzündeki etkisini hesaplayabilecek durumda değilim.

Bir başka deyişle, tam da şarkıda söylendiği gibi “Sarhoşum adamakıllı...”

TÜRKLER HER YERDELER

Havada geçen sürenin etkisiyle mi bilmiyorum, sabahın köründe hortluyorum...

Saat 07.00’de tüm Havana’yı kuşbakışı gören muhteşem kahvaltı salonunun kapısından içeriye ilk giren benim...

Tavandan zemine, her noktasıyla bir sarayda gibi hissediyorum...

Açık büfe kahvaltı muhteşem...

Üç beş çeşit salam, üç beş çeşit peynir, sahanda ya da haşlanmış yumurta, sosisler, baconlar ve tabii Küba’nın kendi ürettiği ve ithal ettiği meyveler...

Bir köşede, başına şatafatlı bir başlık geçirmiş aşçıbaşı, içleri seçiminize kalmış pancake’lerden hazırlıyor...

Derken fonda Türkçe...

İki hanımefendi kendi aralarında tur operatörünü çekiştiriyorlar:

“Tur rehberi dediğin herkesten önce kalkmalı” diyor biri.

Öteki onunla aynı fikirde “Hindistan’a yaptığımız yolculukta da böyleydi...”

Anlayacağınız Türkler her yerdeler.

Küba’yı bile keşfetmiş durumdalar.

Yolculuğum boyunca nereden geldiğim sorulduğunda “Turqia” deyince hep aynı nakaratı dinleyeceğim:

“Aaaa Turqia! Az önce bir Türk daha vardı burada...”

Söyledikleri gerçekten de doğru. Yolculuk süresince, Alman’dan, İngiliz’den, İtalyan’dan daha çok Türk turist ile karılaşıyorum.

Türkler geç başladıkları “öteki ülkeleri keşfetme” macerasında arayı kapatmış gibi görünüyorlar.

Rahatlıkla diyebiliriz ki Türkler artık her yerdeler!

Böyle olunca, bayrakları da her yerde özellikle üç tekerlekli bisikletlerde dalgalanıyor.

5-207.jpg6-149.jpg

VER ELİNİ HAVANA

Havana’ya gelmeden okuduğum neredeyse her gezi rehberinde. Amerikan arabalarıyla yapılan şehir turlarından söz ediliyordu.

Bir hikmetinin olacağı düşüncesiyle, gözüme bir Amerikan arabası kestiriyorum.

1950 model, üstü açık bir Pontiac!

Şoförle, kenti bir saat dolaştırma karşılığında, 30 CUC’a anlaşıyoruz.

Havana’da, başka ülkelerde olduğu gibi üstü açık otobüslerle yapılan turlar da var ama popüler olan bu.

Amerikan arabalarıyla yapılan turlar, Küba’nın olmazsa olmazı!

Onun için, bütün ülkelerin tur şirketleri, programlarında, üstü açık otomobillerle yapılan şehir gezintilerine mutlaka yer veriyor.

Onları kopya edip aynısı gerçekleştiriyorum...

***

Havana’yı dolaşıp da hüzünlenmemek elde değil...

Zamanında çok görkemli olduğunu her haliyle belli eden kent, bugün her açıdan dökülüyor...

Baştan sona elden geçmesi gerektiği apaçık!

18. Yüzyılın ortalarında, içinde barındırdığı elli bin kişi ile,  bu kent bütün Kuzey ve Güney Amerika’nın en büyük üç kentinden biriymiş...

Ve aynı zamanda bir numaralı limanı...

Kenti gezdikçe, insanın bu tarihi bilgiye inanası gelmiyor...

Ama öyle!

Bu durumda, Havana için, “19. Yüzyılı ve 20. Yüzyılı es geçmiş, zamanında görkemli olduğunu hissettiren, harap bir kent” diyebiliriz.

***

Kent turu yaptıran şoförüm de gayet konuşkan...

Ya da ben çok meraklıyım...

Her şeyi öğrenip size anlatacağım ya... Durmadan soruyorum...

Şoförümün söylediğine göre, şu anda içinde bulunduğum ve benzeri otomobiller devrimden önceden kalmış... Devlet, ülkeyi terk etmek zorunda kalan zenginlerin otomobillerine el koymuş ve şoförlük yapmak isteyenlere dağıtmış...

(Tıpkı evlerine, bağlarına, bahçelerine olduğu gibi...)

Bu arada, tek tük de olsa, kendi otomobiline sahip olanlara rastlanmıyor değilmiş...

“Peki” diyorum konuşmanın bir yerinde “hadi kaportaları tank gibi ve eskimiyor, motorları da mı eskimiyor bu meretlerin?”

Şoför kahkahayı basıyor:

“Tabii ki eskiyor ama değiştiriyoruz” diyor ve ekliyor “yerlerine ya Rusya’dan ya da Çin’den gelen motorlardan takıyoruz.”

Durum anlaşılıyor.

Bazıları yepyeni duran, döküntüleri bile aslan gibi çalışan 50’li yılların Amerikan arabaları, Havana’ya gerçekten de renk veriyor. Kentin karakteristiklerinden birini oluşturuyor.

Bu bölüme son vermeden önce az önce verdiğim sözü tutayım ve Cuba için gerçekten çok önemli olan üç içkinin tarifini vereyim:

Daiquiri:

Malzemeleri: Rom, toz şeker, limon (ya da başka bir meyve mesela çilek), buz.

Blendere üç dört parça buz koyun, kafanıza göre rom (3 yıllık) ve meyve ekleyin, biraz da toz şeker serpiştirin. Düğmeyi çevirin. Süzerek kadehinize alın. Mutlaka pipetle için. Kübalılar öyle yapıyor.

Cubata:

Buzları blendere atın. Canınız ne kadar çekiyorsa o kadar rom (7 yıllık) koyun. Üzerine kafanıza göre cola boca edin. Karışımı bardağa alın ve üzerine bir dilim yeşil limon koyun.

Mohito:

İri, küp şeklinde kesilmiş birkaç parça limonu kadehe atın. Biraz esmer şeker ilave edin ve bunları “bir şey” ile ezin. Birkaç sap nane ekleyin. Bi sürü buz koyun. Kalan boşluğun dörtte üçünü rom (varsa Bacardi yoksa başka bir rom), dörtte birini sodayla doldurun.

YARASIN!

İkinci Bölümün Sonu

Birinci Bölüm için, lütfen tıklayın.

Yazarın Diğer Yazıları
Haber3Group © 2001-2017 Tüm hakları saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilemeden yayınlanamaz.
Haber Portalı Yazılımı ve Teknik Destek: CM Bilişim. Vargonen Hosting & Cloud sunucuları üzerinden yayın yapmaktadır.
Kullanım Şartları  |  Reklam  |  İnsan Kaynakları  |  Künye  |  Bize Ulaşın  |  Site Haritası  |  RSS