Birkaç haftadır içim içimi yiyor, kendimi sorgulamadan edemiyorum... “Her partiye ve herkese eşit mesafede duracağına dair kendine söz veren sen değil miydin," diyor canımı sıkan o ses ve ekliyor; "eee, o zaman daha seçilmeden ve hiçbir icraatını görmeden Kılıçdaroğlu’na niye methiyeler düzüyorsun? Yoksa sende mi iktidarın yalakası olacaksın, yani bir nevi yandaş medya çalışanı?"
"Hayır," diyerek tek kelimeyle karşı çıkıyorum kara sese. Çünkü biliyorum ki dolaylı yoldan iki yılda dört kez ambargosuyla engellensem de şu anki iktidara kin tuttuğumdan değil ona olan eleştirilerim. Biliyorum ki birileri gibi dini ve milli duyguları ya da Atatürk'ü kullanarak bir yerlere gelmedim. Ve yine biliyorum ki başbakanlık koltuğuna babam otursa yapacağı ilk yanlışta en ağır şekilde eleştiren yine ben olurum. Çünkü asi, ufacık bir yanlışa tahammülü olmayan, haksızlığa uğrayandan yana tavır alan bir yapım var benim. Bu yapımın değişmesini ise hiç istemiyorum.
Kılıçdaroğlu’na umut bağlamamın nedeni belki de önyargılarım. Belki de CHP'nin iktidara gelmesiyle tarihin en kötü dört yılını yaşayacak ülkemiz. Terörist faaliyetler artacak, dış politika yanlış yönetilecek, insanlar aç ve mutsuz sokaklarda dolaşacak, ekonomi çökecek belki. Bunları bilemem, tıpkı daha ilk günden Kılıçdaroğlu’nu topa tutup "bunlar kurultay yapmayı beceremiyor, ülkeyi nasıl yönetecekler," diye eleştirenlerin beş yıl sonra neler yaşanılacağını bilemeyecekleri gibi...
Defalarca önyargılı bir toplum olduğumuzu belirtmiştim. O yüzdendir ki bugüne değin camiye kamerayla gidip namaz kılanı ve ağzından besmeleyi düşürmeyen duygu sömürücüsünü sürekli milletvekili, bakan, başbakan yaptık. O yüzdendir ki yoksulları, aciz durumda olanları düşünüyormuş gibi görünen ve bizim acıma duygumuzu kullanıp verdiğimiz paralarla zenginleşenlere göz yumduk. Engellinin ürettikleriyle karsılaştığımızda onu desteklemek yerine, surat ekşitip yanından geçişimiz de önyargılarımız yüzündendir aslında. Tavrımızı ortaya koymadan önce durup; “neden”, sorusunu yönelterek kendimize, hem kibirli biriymiş gibi görünmekten, hem cebimizin soyulmasından, hem de attığımız oyun hakkını veremeyen kişilerden kurtuluruz.
Önyargı kazanı yaklaşık on gündür daha bir hararetli kaynıyor. Bununla birlikte komşu dedikodu kazanı da önyargının ateşiyle kaynıyor. Başkanlığa adaylığını koyduğundan beri binlerce Kılıçdaroğlu dedikodusu okumak zorunda kaldım. Bu dedikodular öylesine ipe sapa gelmez, öylesine yazılmak için yazılmıştı ki çoğunu yarıya kadar okuyup sildim. Sünnetsiz olup olmadığını soran ya da Deniz Baykal'a düzenlenen komployu Kılıçdaroğlu ve ekibinin gerçekleştirdiğini ima eden arkadaşların içinde bulundukları durumu anlamaya çalışmadım desem yalan olur. Merak ettiğim başka bir konu ise birisine şans tanımadan ne yapabileceğini nereden bildikleriydi.
Cumartesi günü, heyecanı ve vurgulama hataları çok bir konuşma gerçekleştirdi Kılıçdaroğlu. Anayasa, merdiven altlarında sigortasız çalışan başörtülü kızlar, emekliler, kadınlar, mayınlı araziler, isçiler ve hükümetinin denetlenmesiyle ile ilgili vaatleri oldukça dikkat çekiciydi. Halk vurgusunu eksik etmemesi, faşizme geçit vermeyeceğini söylemesi ve rakibi konumundaki kişileri kendi silahıyla vurması konuşmasının artılarıydı. Ben, yoksulluğu bitireceğini iddia eden yeni lidere söylediklerini yapmaması halinde geri almak koşuluyla kredi açtım, ya siz?