Ekrem Dumanlı 24 Ekim 2009da Zamanın CumaErtesi ekinde Muhafazakâr kesimde derin boşluk: Kültür-sanat başlıklı bir yazı yazmıştı. Orada Anadolu Kaplanları denilen sermayedarlar ekseninde sağın kültüre ve sanata yatırım yapmadığını; solun da bu alanda kendine etten bir duvar ördüğünü yazıyordu.
Ardından, Nedim Saban Ritüelden Sanata Tiyatro adlı tiyatro gazetesinin Kasım 2009 sayısında Dumanlının bu yazısına göndermede bulunarak; Türkiyede birçok sanatçının toplumsal meselelere duyarsız kaldığından bahsediyordu. Yazının bulunduğu sayfanın arka sayfasında Çocuklar İçin Adalet Çağırıcıları grubundan Derya Alaboranın ve Nedim Sabanın Taksim Hill Otelde yaptıkları basın toplantısından bahsediliyordu.
Konuya İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti projeleri üzerinden giderek değinmek istiyorum. Bu ajansa başvuru yapmış biri olarak, başıma gelenleri sizlerle paylaşmak niyetindeyim. Böylelikle; bu ülkede sanat ve proje yapmak bahanesiyle nasıl dolapların döndüğünü ve kapalı kapılar ardında hangi pazarlıkların yapıldığını da görebilirsiniz.
Avrupa Kültür Başkenti Ajansına Musahipzâde Celal ve "Sahne Senin İstanbul" adıyla sunduğum projenin başına gelmeyen kalmadı.
Musahipzâde Celali bilmeyenler için sadece şunu söyleyebilirim:
Oyunlarında Osmanlı ve eski İstanbul kültürünü özenle işlemiş bir yazar... Damıtılmış ve gerçek İstanbul yaşamını görebiliyorsunuz metinlerinde... Gerek dil, gerek gelenekler, gerek kıyafet düzeyinde... Peki bizim taşınabilir sanat kapsamında yapmayı planladığımız ve İstanbul geleneğini 'sürdürülebilirlik' düzeyinde İstanbul halkına aktarmak istediğimiz projemizin başına neler geldi?
Öncelikli olarak, çok yakın arkadaşım dediğim proje ortaklarından biri belli bir paranın altında çalışmam diye bana resti çekti. Daha sonra, sanat camiasında isim yapmış insanların kendilerinden 2010 Ajansı projeleri için nasıl naylon fatura istediklerini anlattı. İstanbulda bu işi çoğu sanatçının yaptığını ekledi.
Bu da yetmedi; ajansın başvurduğumuz bölümünün danışma kurulundaki kişi önerdiğimiz 200 milyarlık rakamla projeyi çıkaramayacağımızı ve yarı yolda kalabileceğimizi belirtti. Bunun üzerine projenin masraflarını tekrar gözden geçirerek bütçeyi 250 milyara çıkardık. Sadece yaptıracağımız galvanizli büyük çadır bize 100 milyar küsur bir paraya mal oluyordu.
Daha sonra, başvurduğumuz bölümün danışma kurulu başkanı istifa etti. Yerine başka bir kişi geçti. Bizim projemiz dünyadaki küresel mali krizden ötürü(!) kabul edilmedi. Komik bir gerekçe değil mi?
Sevilay Yükselirin 17 Nisan 2009 tarihli Sabah'ta yer alan Hangi bürokrat dedesinin ölüm ilanını bile İstanbul 2010'a ödetti? başlıklı yazısında da belirttiği üzere, İTO eski başkanı plastikçi(!) Şekip Avdagiçin başkanlığındaki ajansın adı bolca yolsuzluğa karıştı. Eski başkan Nuri Çolakoğlu para kaçırmakla suçlandı.
HaberTürk gazetesi birçok proje başvurusunu ele geçirdi. Kenan Işıktan Tayfun Talipoğluna, Beral Madradan Ayşe Böhürlere kadar kimlerin hangi proje için ne kadar para istediklerini/aldıklarını yazdı.
Dünyanın hangi ülkesinde, danışma kurulu başkanı olduğunuz ve seçici pozisyonda bulunduğunuz kuruma kendi projelerinizle başvurursunuz? Dünyanın hangi ülkesinde, projelerinizle başvurmanız yetmez; akrabalarınızın, öğrencilerinizin projelerinin de ajansa kabulünü sağlamaya çalışırsınız? Sizce bu, 2010 Avrupa Kültür Başkenti çalışmalarının ciddi bir ortamda gerçekleşmediğini ve kimilerine kıyak çekme ilişkisiyle yürüdüğünü göstermez mi?
Velhasıl kelam, sağ da olsa sol da olsa, herkes malı götürmenin peşinde... 15 Ocaktaki resmi açılıştan sonra göreceğiniz gibi, yangından mal kaçırırcasına aceleyle sunulmuş ve kıytırık çoğu 2010 projesinin doğrudan İstanbulla ve İstanbul kültürüyle bağı yok. Yahut, birçoğu İstanbul'da ezilmiş, süzülmüş ve itilmiş kesimin dertlerine derman olacak oluşumlar içine girmiyor. Spesifik projelere imza atmıyor.
Söyler misiniz; NTVde Mirgün Cabasın programına konuk olan ve Biz kültür için uğraşıyoruz. Bunun için yağmacı diye suçlanıyorsak, yaşasın yağma!.. diye gerekçe sunan Deniz Türkalinin kurduğu ve büyük bir bütçe aldığı Atıf Yılmaz Film Stüdyosunun İstanbul kültürel hayatıyla bire bir ilişkisi nedir? Deniz Hanım, bir film stüdyosu kuracaksa buraya sinema eğitimi alamayan ve imkanları kısıtlı insanları mı toplayacakmış?
Anlayacağınız, İstanbulun her karesine gönül vermiş Musahipzâde Celal ve benzeri isimlerin hatırları toz olup uçtu. Meydan marka kıyafetler giyinen, pahalı ortamlara girip çıkan ve sanatla değil kişisel ilişkilerle işi götüren Cihangir, Taksim, Ortaköy sanat çevresine kaldı. Birçoğunun ne İstanbul efendiliği ne de âdabı var. Hepsi cingöz, hepsi kurt, hepsi bilirkişi vesselam...
AKP iktidarına yakın İstanbul 2010 Kültür Başkenti yetkililerinin ve muhafazakarlıklarıyla övünen İstanbul Büyükşehir Belediyesi havarilerinin, durmaksızın vurgu yaptıkları mütevazi ve katışıksız Osmanlı kültürüyle uzaktan yakından bir alâkaları da yok. Modernlikle muhafazarlık arasında sıkışıp kalmış, sonradan görme birçok isim Osmanlı ruhunu taşıdığını sanıyorsa, ben bunu Musahipzâde Celale yapılmış büyük bir hakaret telakki ederim.
Kendilerini solcu diye tanımlayan ve evrensel değerleri savunduğunu iddia eden birçok ismin solculukla ilişkisi filan da kalmadı. Eski Dev-Yol'cular AKP sayesinde sanat yönetmenliklerine gelir oldular bu ülkede.
Aydın denilen insanlar, ancak kendilerini tatmin etmek ve televizyonda bir saniyeliğine de olsa görünmek için Taksimde moda olan eylemlere katılıyorlar. Birçoğunun Türkiyede itilmiş ve aş bulamayan emekçi kesimle, engelli insanlarla, oyuncaksız çocuklarla organik bir bağı yok. Bu bağın olması için, ya Kürt, ya Kaos GL elemanı, ya Hrant Dink'in yasını tutan bir Ermeni sempatizanı ya da Roman olmanız gerekiyor. Bunun dışındakiler ezilmiyorlar, horlanmıyorlar, aç kalmıyorlar sanki.
İnanın ki, gelecek vadeden ve zeki hangi genç isim varsa önünü tıkıyorlar. Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var. O da, budur!..
Bence otel lobilerinde basın açıklaması yapılması doğru değil. Birçok sanatçıyı halkın içinde herhangi bir çorbacıda, ucuz bir balıkçı lokantasında veya vapurda göremezsiniz. Görseniz de, egolarından oluşan harelerinden ötürü yanlarına yaklaşamazsınız. Ama, Cihangirde veya Taksimde lüks bir kafede görebilirsiniz sanatçı tayfasını. Yahut, Nevizadede rastlarsınız.
Bence, Nedim Saban eğer gerçekten bir şeyler yapmak istiyorsa, tiyatrosunu haftada ya da ayda bir gün maddi sıkıntılardan ötürü tiyatroya gidemeyenlere açmalı...
Bence, Deniz Türkali kurduğu stüdyonun bir bölümünü Taksimde mendil satmak zorunda kalan kör satıcılara ayırmalı... Birçok gazi kolu ve bacağı olmadan evinde oturuyor. Bu insanların acılarını Ah Belindalar mı dindirecek? Birçok çocuk okumakta zorluk çekiyor; onları deniz manzaralı evlerinizden mi destekleyeceksiniz?
Lütfen, sahte acıları kültür sanat, insanlık, evrensel değerler ve cumhuriyet ilkeleri adı altında pazarlamayın!.. Her kesim kendi günahından mesul
İlk olarak, Ekrem Dumanlının dahil olduğu çevre Mehmet Akif Ersoy - Yahya Kemal Beyatlı - minyatür; cumhuriyet değerlerini savunduğunu belirten çevre de Nazım Hikmet - Ayşe Kulin(Türkan) - opera döngüsünden kurtulmalıdır. Cemaat mensuplarıyla kimi yerlerde dirsek temasına giren liberal kesim acaba bu ülkede sadece Elif Şafak ve Orhan Pamuk mu yazardır? diye yazılar yazarak günah çıkarmalıdır.
Neden sanatı destekleyen doğru düzgün kurum ve kuruluş yoktur; bu konu tartışılmalıdır.
Naylon fatura göstermeyi planlamadığı için arkadaşından laf işitmiş biri olarak şunu söyleyebilirim ki; etrafta çok timsah var!.. Ve, timsahların sağcısı solcusu, kadını erkeği olmaz!.. Timsah timsahtır!..