Sayın Bakanım;
Büyüklerim, yaşamaktan yaşamaya fark olduğunu söyler dururdu çocukluk yıllarımda da o zamanki bilincimle bu ayrımı yapabilecek durumda değildim. Gençlik yıllarımdaysa; bazı gerçekleri, yaşayıp içim kan ağlayarak öğrendim. Üzülüyordum; çünkü bazı yaşıtlarım, eli kalem tutuyor, ayakları onu istediği yere götürüyorken ve her türlü olanağı varken okuldan kaçmanın yollarını arıyorlardı. Bense tüm ihtiyaçlarımı kendim göremememe karşın, okuma arzusuyla yanıp tutuşuyordum; ama o yöndeki savaşımız yalnızca ilkokulu bitirdiğim güne dek sürmüştü.
06/09/1989 tarihinde mezun olduğumda kimse fark etmemişti; son bir kez yalvaran gözlerle bakmıştım, okulumun taş duvarlarına. Biliyordum; kabahat, ne ben büyüdükçe kilomun ve boyumun da aynı oranda artması sebebiyle artık tek başına kaldırıp koparamayacak duruma gelen annemdeydi, ne de sakat olarak dünyaya gelmemek gibi bir seçeneği olan bende... Okul binalarının biz tekerlekli sandalye kullanan bedensel engelliler için düşünülmeden yapılması ve engellinin yaşamını kolaylaştıracak düzenlemelere gidilmemesinin ağır faturasını da ben ödemek durumunda kalmıştım. Şimdi ise örnekleri gördükçe tekrar tekrar soruyorum kendime; yaşamın tadını kim daha iyi çıkarır, diye. Nefes almanın, içtiği suyun değerini bilmeyen, var oluş sebebini yeme, içme, yatmadan ibaret olduğunu sanan, kısacası kaba bir ifadeyle ot gibi yaşayan biri mi yaşamdan haz duyar, yoksa yaşama iki parmağıyla sıkı sıkıya tutunmaya çalışan biri mi?
Evet Sayın Bakanım, sağlıklı insanlar gibi özgürce adım atabilmenin zevkini hiç tadamasam da, topa ayağımla vurup gol atma sevincinin nasıl bir duygu olduğunu bilmesem de, sevgilimle kol kola gezdikten sonra kumsala oturup kıyıyı döven dalgaların sesi eşliğinde kayan yıldızın ardından dilek tutamasam da kendi ölçülerimde düşlerimi birkaçı dışında gerçekleştirdim. 19 Temmuz 2010 tarihinde de ölmez sağ kalırsam eğer yirmi yıldır içimde sürgülediğim bir düşümün kilidini açacağım ve Açık ilköğretim okuluna kaydımı yaptıracağım.
Yüreğim kıpır kıpır... Bayramlığına kavuşan çocuklar gibi şenim... Eğitimini sürdüremediği için gözyaşlarını içine akıtan, altı yıl kendini hapisteymiş gibi hisseden çocuk da prangalarını artık tamamıyla kırdı. Düşler denizi kabardı... Dalgalar boy boy yükseliyor içimde.
Tüm bu mutluluğumu bir tek konu karabasana çevirebilir Sayın Bakanım; Allah geçinden versin derler ama benim tüm gereksinimlerimi eksiksiz yerine getiren annemle babamın yaşları altmışa dayandı.
Onlara hiçbir şey olmasa bile halen beni sınavlara götürüp getirebilecek güce sahiplerken bir an önce üniversitenin havasını koklamak istiyorum. Bunun için de sizden 6.7.8. sınıfların sınavlarını 1 yılda, lise sınavlarını da 2 yılda verebilme hakkı talep ediyorum. Bir yerde kaybolan yıllarımı kısmen de olsa telafi etme isteği benimkisi.
Hani haytalık yapsam, derslerimi çalışmasam ve bu nedenle sınıfta kalsam, ya da sınav günü tilki avlamaya gitsem ve devamsızlıktan okuldan atılsam böylesi bir konuda bir şey talep etmeye yüzüm olmazdı belki… Ama diploma notu pekiyi olan, okulu dereceyle bitiren ve tüm engellemeleri aşarak iki roman yazmış olan biri olarak bu hakkı kendimde görüyorum. Hem yalnızca kendim için değil bu talebim, benim durumumda olup da eğitimini sürdürememiş ve üç yılı gözünde büyüten tüm engelli arkadaşlarım için de talep ediyorum.
Kapılarınızı sıkı sıkı kapattığınız, toplumla arasına set çektiğiniz ve adeta ölüme terk ettiğiniz 11 yaşındaki çocuk, 32 yaşında bir kez daha elini uzattı size; bu kez uzatılan eli geri çevirmeyin. Ve unutmayın ki desteklenmeyen her engelli benim ve ailemin yaptığı gibi bir savaşa girişemez, yorulur ve mutluluğu yakalayamaz.
Saygılarımla…
Ertan DOĞAN
NOT: Sevgili dostlar, hem bu mektuba yanıt alabilme umudunu sürdürmek için, hem de biraz dinlenmek için Cumartesi günü izin istiyorum sizden. Salı günü yeniden buluşmak umuduyla…