Sevgili dostlarım, 3-Aralık’ta düz bir yazı yazmak içimden gelmedi. Anlatmak istediğimi öyküde bulabilirsiniz. İyi okumalar.
“MIŞ” GİBİ!
Son birkaç gündür yaptığı gibi, sabah ezanı okunmadan uyandı uykusundan adam. Aslında erken de yatmamıştı; ama üç-dört saatlik uyku artmıştı bile. Canı yatağından kalkmak istemedi önce, gerindi… Ellerini kafasının altında birleştirip yastık yaptı. Tavandaki örümcek ağını izlerken, hazırlayıp sunduğu program için hiçbir hazırlık yapmadığını anımsadı. Toparlandı, yavaşça doğruldu. Belini tutarak ayağa kalktı. Yatmadan önce duvara fırlatıp tuz buz ettiği vazonun parçacıklarına basmamak için özen göstererek yemek masasına ulaştı. Dizüstü bilgisayarını alıp geldiği yoldan odasına döndü. Çiçek desenli yorganını kucaklayıp öylece tekli koltuğa fırlattı. Ardından yatağa oturdu ve bağdaş kurdu. Bilgisayarı açılırken programda işleyeceği konuyu anımsamaya çalıştı. Evet, bugün 3-Aralık idi ve kanalın sahibi, on gün öncesinden telefonla arayıp engellilerle ilgili bir program yapmasını istemişti ondan. Genç adam için iyi bir fırsattı bu istek. Eğer patronunun istediği ölçülerde bir şeyler çıkartabilirse, o çok istediği gece şovunu yapmaya oldukça yaklaşacağını biliyordu.
-Öff, bu engelliler ne yer, ne içer?
Kendi sorusunun mantıksızlığını düşününce, anladı ve bir kahkaha attı;
-Ne diyorum ben ya, maymun mu bunlar oğlum!
Aslında, çevresine biraz dikkat etse engelliler hakkında donanım edinecekti genç adam. Hemen her gün evden çıkarken rast geldiği ve bin bir yalan söyleyerek konuşma talebini ötelediği bedensel engelli Furkan geldi aklına. İnternetin arama motoruna "engelli" diye yazarken "Furkan uyuyor mudur acaba," dedi içinden. Ve sonra sorusunu yanıtladı; "tabi ki uyuyordur, şaşkın..."
Furkan, İstanbul Boğaz'ını gören bir eve taşınan ağabeyine ziyarete gidecekleri için heyecanlıydı. Ve bu nedenle alışılagelmişin aksine erkenden uyanmıştı. Kim bilir, göreceği manzara ona kaç resim çizdirtecekti? Ağzına kalemi alıp resim çizmektense; insanlara "ürettiğimi alın" demek daha ağır geliyordu ona. Öyle anlarda elini açıp sadaka bekleyen bir dilenci gibi hissediyordu kendini. İnsanlar da çok garipti doğrusu. Söze geldiğinde destekliyorlarmış gibi görünüyorlardı da hiçbiri sergilerine gelip bir resim dahi almıyordu. Lafla karın doymuyordu işte. Masraflarını karşılayacak kadar bile para geçmiyordu eline. Yakında baba eline bakma utancının üstün gelebileceğinden ve sırf bu yüzden resimden soğumaktan korkuyordu. Kapıya vurulmasıyla yüreğine çöreklenen karamsarlığı dağıtmak zorunda olduğunu düşündü.
-Girebilir miyim oğlum?
-Gel anne...
Furkan'ın huyunu çok iyi bilen annesi, giydirmek için gelmişti.
Kahvaltının bir an önce bitmesi için sabırsızlanıyordu Furkan. O sırada annesi de tabağında kalan bir parça peyniri ağzına attı. Babası, üçüncü ligde bir takımın antrenörlüğünü yapıyordu. Deplasmanlara gittiğinde tüm yük annesine biniyordu. Furkan da durumun bilincinde olduğundan sıkboğaz etmiyordu annesini.
-Gidelim mi artık yavrum?
-Sen bilirsin anne.
Annesi alelacele masayı topladıktan sonra Furkan'ın yaşamsal gereksinimini görmüştü. Gitmek için hiçbir engel kalmamıştı önlerinde. Kadın, apar topar üç beş parça giysiyi bir valize doldurdu ve fermuarı kapattıktan sonra Furkan'ın tekerlekli sandalyesini ittirmeye yarayan demirine astı. Evi son kez bir daha kontrol etti ve ardından tekerlekli sandalyeyi çıkış kapısına doğru ittirdi.
O sırada, internette umduğu bilgileri edinemeyen genç sunucu da Furkanların zilini çalma kararı vermişti. Birbirine karşılıklı bakan iki kapı aynı anda açıldı. Furkan'ın hava almak için dışarıya çıktığını düşünen genç adam, bu ilginç tesadüf karşısında gülmekten alamadı kendini. Ne olduğunu anlamaya çalışan ana oğul şaşkın gözlerle baktılar karşılarındaki adama. Kadın:
"Hayırdır Cemil Bey, palyaçoya benzer bir tarafımız da yok ama...
-Estağfurullah Nevin Teyze, tesadüfün bu kadarı güldürdü beni. Ben de Furkan'la söyleşmeye geliyordum.
-Hangi dağda kurt öldüyse!
Nevin Hanım, kapıyı kapatırken içinden söylemişti bunu. Gerçekten de apartmana adeta bir ruh gibi girip çıkan gencin komşu ziyaret etmesi şaşılacak bir durumdu. Yıllarca bu anı bekleyen Furkan ise kaçacak olan fırsatın üzüntüsünü yaşıyordu. Sanki kovalayan Cemil, kaçan kendisiymiş gibi utancından kafasını kaldıramadı. Kadın; "üzgünüm" diyerek konuşmaya başladı ve devam etti:
-Az sonra büyük oğlum gelir, sıkılana dek onlarda kalacağız. Başka zaman gelirseniz uzun uzun söyleşirsiniz Furkan'la.
Ana oğlu buruk bir şekilde yolcu ettikten sonra, yarıda bıraktığı araştırmasına dönmüştü Cemil. Bu arada Bodrum'da yaşayan ailesi telefon edip sekiz günlük bayram tatili için yanlarına gelmesi konusunda ısrar edince, öneriyi kabul etmek zorunda kalmıştı. Menajerini araması gerektiğini anımsadı, topladığı bilgileri ileti adresine depolarken. Tiwetter adresinin duvarına; "yorucu bir programdan sonra Bodrum'da tatil yapacağım" yazdı. Bilgisayarını kapatıp yatağın öbür ucundaki telefonuna uzandı.
Uzun süren birkaç telefon görüşmesinin ardından çok sevdiği bir arkadaşıyla yayından önce kahve içmek için sözleşmişti Cemil. Buluşma yeri olarak kanal binasının bulunduğu sokaktaki kaffeyi belirlemişlerdi. Aracına binmek için daha fazla oyalanmamalıydı genç. Cüzdanını pantolonunun arka cebine koyup, televizyon sehpasının üzerinden anahtarlığını aldıktan sonra, hızlı adımlarla dışarıya çıktı.
Park edecek yer ararken otomobilinin camından İstanbul'un üzerini örten kara bulutları fark etti genç adam. Sanki bir şeye kızmış gibi somurtuyorlardı. Girdiği bir sokakta aracını bırakabileceği çok fazla yer olduğunu görünce gülümsedi. Hem buradan kaffe de görünüyordu. Yasak levhasına aldırmaksızın sağ tarafa çekip durdu. Saatine baktı. Yayına yarım saatten az bir süre kalmıştı.
-5, 4, 3, 2, 1, sendeyiz.
-Bugün üç aralık, engelliler günü için hazırladığımız özel programımıza hoş geldiniz sevgili izleyenler.
Sözünü bitirir bitirmez stüdyo görevlisinin bir el hareketiyle portatif tribünlerde oturan izleyiciler bir alkış tufanı kopardı.
-Sağ olun, sağ olun... Biliyor musun Emel, geçen gün internette sörf yaparken görmüştüm; Avrupa ülkelerinde ve Amerika'da ağzıyla resim çizen, roman yazabilen bir sürü engelli varmış. Umarım ülkemizde de böyle başarılı engelliler çıkar da onları konuk ederiz.
Yaklaşık üç saat süren programda konuk edilen doktorlar izleyicilerden gelen soruları yanıtlamış, konu dramatize edilerek tekerlekli sandalye kampanyası için bağış gönderilmesi istenilmişti. Saat dolarken son söz Cemil'e kalmıştı:
-Engellilerin haklarını gasp etmeyelim. Otomobilimizi engelli otoparklarına, tekerlekli sandalyeler için yapılan rampaların önüne park etmeyelim... Bayramdan sonra görüşmek dileğiyle, hoşça kalın...
Binadan dışarı adımını atar atmaz yağmur damlacıkları genç adamın suratına vurdu. O sırada bir kadın Cemil'in otomobilinin kapattığı rampayı kullanamadığından engelli kızının tekerlekli sandalyesini kaldırıma çıkarmaya çalışıyordu. Zorlanarak da olsa yoldan kopmayı başarmıştı ama burnundan soluyordu. Cemil'in gözlerinin önünde çantasından bir anahtar çıkarıp, son model aracı boydan boya çizdi.
-Ne yapıyorsun sen kadın!
Cemil, ilk şoku üzerinden atınca adımlarını hızlandırdı.
-Ne yapacağım, yavrumu üzeni üzüyorum.
-Elli bin liralık arabaya zarar vermeye utanmıyor musun?
-Peki sen, arabanı rampayı kapatacak şekilde park ederek engellilere pranga takmaya utanmıyor musun?
-Allah Allah ya, sanki başka yol yok. Çek git, kadın olmasaydın çoktan indirmiştim tokadı.
Cemil sinirle kapıyı açtı ve koltuğa oturduktan sonra gaza basarak hızla olay yerinden uzaklaştı.
Kan ter içinde, inleyerek uyandı Cemil. Hemen yatak ucunda bekleyen annesini gördü. Oğlunun alnındaki terleri fark eden kadın, ayağa kalkıp yüz havlusunu aldı.
Havluyu oğlunun yüzünde şefkatle dolaştırırken; "yine kazadan önceki günü gördün rüyanda değil mi," dedi.
-Felç kalmadan önce öylesine "mış" gibi yapıyormuşum, öylesine "mış" gibi yaşıyormuşum ki anne...
NOT 1-Mış gibi yaşamamanız dileğiyle.
NOT2-Kitaplarıma www.doğanyayın.com adresindeki formu doldurarak ulaşabilirsiniz.
Bu yazıya ilk yorum yapan siz olun.