Serdar Durat

Ne Şam’ın Şekeri, Ne Arabın Baharı, Hepsi ABD’nin Kararı

Değerli düşünür dostlarım,

Yazımın başlığını özellikle biraz şiirsel ve biraz da ironik olarak seçtim. Bu tercihimin iki nedeni var.Birincisi okurların ilgisini cezbetmek hevesim diğeri de konunun gerçekten kendi içinde ironiler barındırmasıdır.

Denizciler arasında Akdeniz için Atlantik körfezi deyimi pek yaygın olarak kullanılır. Bu körfezin okyanustan girişi Gibraltar geçididir ve kuzeyinde yer alan sahildar ülkeler genellikle Nato üyesi,Hristiyan ve batı kültürünün hakim olduğu,demokratik rejimle yönetilen gelişmiş ülkelerdir. Güneyinde ve doğusunda yer alan sahildar ülkeler ise genellikle otokratik rejimlerle yönetilen, petrol rezervleri zengin olmakla birlikte az gelişmiş/gelişmekte olan islam ülkeleridir. Bu gruplar içinde Türkiye ve İsrail’in durumları özellik/farklılık arz eder.Gerek jeo-politik konumları, askeri güçleri ve gerekse tarihten gelen bölgeye ilişkin kültürel etki alanları itibarı ile ABD nin işbirliği yapmak ve stratejik ortaklık tesis/idame etmek istediği başat ülkelerdir.

2011 yılı başlarında Tunus’ta başlayan ve hemen akabinde adeta bir tsunami etkisi ile Akdeniz çanağındaki diğer Arap ülkelerine yayılan, mevcut otokratik yönetimleri devirmeyi amaçlayan toplumsal hareketler bölgenin bütün dinamiklerini değiştirmiştir.

ABD nin stratejik planlarında birinci derecede hayati önemi haiz olan,ilgi ve menfaat alanına giren bu bölgede gerçekten güvenebileceği müttefiklere olan ihtiyacı artmıştır. 2008 yılından bu yana giderek yoğunlaşan ekonomik kriz; ABD yi askeri harcamalarını kısmak ve bu cümleden olarak Irak ve Afganistan daki askeri varlığını tedricen de olsa azaltmak/geri çekmek zorunda bırakmıştır. Ortadoğu ve kuzey Afrika ülkelerinde yaşanan ve adına Arap Baharı denilen bu istikrarsızlık ABD için fırsat olduğu kadar ayni zamanda tehdit de oluşturmaktadır. Başkan Obama, bu şartlar altında askeri-siyasi ve ekonomik manada Arap Baharını ABD nin tek başına yönetemeyeceğini/yönlendiremeyeceğini anlamıştır. İşte tam da bu sırada Türkiye ‘nin bu bölgesel değişim hareketini etkilemek ve yönlendirmek adına lanse ettiği durumdan vazife çıkarmak hevesi ABD nin ekmeğine yağ sürmüştür.

2.Dünya savaşından itibaren bu güne kadar bölgenin enerji kaynaklarını ve rezervlerini kontrol edebilmek/bu kaynaklara kolayca -güvenle erişebilmek ve İsrail’in bekasını sağlamak ABD nin orta doğu politikalarının merkezi konumunda idi.

Ancak Arap halklarının, siyasal iktidarlarını çağcıl demokratik değerler doğrultusunda değiştirme isteğiyle sokağa çıkmaları, ABD nin bu politikalarını revize etmesini gerekli kılmıştır. Arap halkları ABD nin gerçek anlamda kurumsal bir demokrasi için destek sağlaması beklentisi içindedirler. Öte yandan Arap Baharının yaşandığı ülkelerdeki sosyal dinamikler ABD nin bölgede demokrasinin yerleşmesine ilişkin olarak samimi bir isteğinin olmadığı sadece kendi çıkarlarını kolladığı görüşüne sahiptirler.

Filistin sorununda ABD nin geleneksel İsrail yanlısı politikaları izlemesi Arap halklarının Washington’a olan güvenlerini derinden sarsmakta ve kronik Arap-İsrail krizinin çözümü için ABD nin tarafsız ve adil bir arabulucu olmasını beklemektedirler.

Türkiye’nin aldığı pozisyon itibarı ile kültürel-diplomatik-siyasi ve askeri açılardan Arap Baharı içerikli değişim taleplerine destek vermeye hazır ve istekli olduğu görülmektedir. Ankara’nın orta doğu ve kuzey Afrika coğrafyasında etki alanını ve bu halklar üzerindeki pozitif algısını geliştirdiği kabul edilmektedir. Ayrıca ekonomik ilişkiler anlamında da Türkiye bu bölgede ciddi ve hacimli projeler üretmiştir.

Türk televizyon yayınlarının da etkisi ile modernite-demokrasi ve islam sentezi bakımından Arap halkları arasında Türkiye’yi örnek almak dürtüsü yaygınlaşmış, ortak kültürel değerlerin var olduğu algısı da güçlenmiştir. Arap aleminin İsrail ile olan ihtilaflarında Türkiye’nin çok açık bir şekilde Arap halklarının yanında yer alması ve İsrail’e karşı takındığı ‘’Babayiğit’’ tutum bu sempatiyi daha da beslemiştir.

Türkiye, Arap dünyasında tabandan gelen bu değişim talebini haklı gördüğünü ve tüm bölgede siyasal ve ekonomik taleplerle gösteriler düzenleyen halk kitlelerinin yanında olduğu/olacağı mesajını tüm dünyaya vermiştir.

Bu kapsamda, Mısır’ın efsanevi lideri Mübarek’e iktidardan çekilmelisin diyebilmiş, son on yıldır en üst düzey sıcak ilişkiler geliştirdiği Suriye’deki Esad rejimi ile de iş birliğine son vermiş ve sokak gösterilerini alenen desteklemiştir.

Bu tutumu ile ve; ekonomik yapısı- İslam kültürü ve demokrasi arasında kurmuş olduğu ahenk- Batı dünyası ile sürdürdüğü simetrik ilişki sayesindeTürkiye; değişim sürecine giren Ortadoğu ve Kuzey Afrika halkları tarafından izlenmek istenen bir model ülke konumuna gelmiştir.

Diğer yandan ABD yönetiminin Libya ve Suriye’deki muhalif hareketlere verdiği desteğe rağmen Arap halkları üzerindeki  tesiri, tarihsel nedenlerle sınırlı kalmaktadır.  En son BM Güvenlik Konseyi’ne sunulan Filistin’in egemen devlet olma talebinin ABD tarafından veto edileceğinin açıklanmış olması da Obama’nın Arap halkı üzerindeki etkisini/inandırıcılığını zayıflatmıştır. Oysa yeni dönemde Arap politikasını yönlendiren en önemli parametrenin sokaklardaki kitleler olacağı dikkate alındığında ABD’nin ciddi sorunlarla karşı karşıya kalabileceği yadsınamayacak bir gerçekliktir.

Türkiye ise, Mısır devrimiyle birlikte başlayan ve Suriye ile devam eden muhalefet yanlısı politikalarıyla bölge halkına ve uluslararası topluma Ortadoğu ve Kuzey Afrika’nın değişiminde ve istikrarında Türkiye’nin öncü ve düzenleyici bir rol üstlenebileceğini göstermeye çalışmaktadır.

Türkiye bu dönemde Ortadoğu’daki yeni düzen arayışlarında Mısır’la birlikte hareket etme arzusunu da ortaya koymuştur. Türkiye Mısır’la başlamak üzere ekonomik, güvenlik, eğitim, turizm ve sağlık gibi birçok alanda Arap Baharının yaşandığı ülkelerle ilişkilerinin geliştirilmesini sağlayarak Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki değişimin Arap halklarının talepleri doğrultusunda sağlıklı bir rotada ilerlemesine yardımcı olabileceğini sergilemiş ve bu kapsamda da bölgenin uluslar arası toplumla entegrasyonunda işbirliğine hazır olduğunu deklere etmiştir.

Ortadoğu’daki çıkarları açısından Mısır’ı oldukça önemseyen ABD’nin 25 Ocak
2011 sonrası dönemde askeri bürokrasi üzerindeki etkisini kullanarak Mısır siyasetini
yönlendirmesi her geçen gün daha da güç bir hal alacağa benzemektedir.

Tam da bu noktada Türkiye’nin açık toplum ve sivilleşme yönünde yönlendirici bir rol alması ve Arap halklarının siyasal sisteme katılımını bölgesel çıkarlar açısından tehdit edici değil, tamamlayıcı olarak görmesi ABD nin hoşuna gitmektedir.

Amerikan yönetimi; Türkiye’nin hem NATO projelerine verdiği destekle ve hem de Arap halk hareketlerini sağlıklı bir şekilde yönlendirme girişimleriyle Amerikan
çıkarlarına uygun işler yaptığı görüşündedir.

Obama yönetiminin, Mısır başta olmak üzere bölgedeki etkisini kaybetmemek ve bölgesel politikadaki rolünü sürdürebilmek için Türkiye’ye ihtiyaç duyduğunu anladığı aşikardır.  Aynı şekilde iki ülkenin Suriye yönetimine karşı da birlikte hareket etme yönünde güçlü bir iradeye sahip oldukları açıkça görülmektedir. BM Güvenlik Konseyinde Rusya ve Çin’in Suriye’ye yaptırım öngören kararı veto etmesinin hem Washington hem de Ankara tarafından eleştirilmesi manidardır. Nitekim Suriyeli muhaliflerin Türkiye’de örgütlenmesi ve Türkiye’nin de Esad rejimine yaptırım uygulama kararı Türkiye-Washington hattında Suriye konusunda bir çıkar uyuşmasının olduğunu göstermektedir.

Diğer yandan tüm yaptırım kararlarına rağmen ABD ve AB ülkelerinin Suriye’nin içinde önemli bir etkiye sahip olmadığı bilinmektedir. Rusya ise Lazkiye limanında Rus donanmasına ait savaş gemilerini bulundurarak ABD başta olmak üzere tüm Esad muhaliflerine açıktan göz dağı vermektedir. Nato genel sekreteri Rasmussen de geçtiğimiz günlerde ,Nato’nun Suriye ‘ye askeri müdahale gibi bir düşüncesi ve planı olmadığını açıklamıştır.

Bütün bu gelişmelerin ışığı altında ABD’nin Suriye’deki değişim konusunda Türkiye’nin bu ülkeye yönelik kozlarına/nüfuzuna/müdahil olmasına ihtiyaç duyduğunu belirttiği bilinmektedir. (Ref:Orsam ortadoğu analiz rp)

Sonuç :

Değerli düşünürler,

Arap Baharı ile birlikte Türkiye, gerek bölgedeki etki alanını genişletmek ve gerekse ABD ile ilişkilerinde eskiye nazaran daha avantajlı konuma geçebilmek adına elindeki kozlarını zenginleştirmiştir. ABD nin Arap ülkelerindeki olumsuz imajını tolere edebilecek avantajlara sahip olan Türkiye’nin; bir yandan Arap dünyasında yaşanan değişime öncülük etmeye çalışırken diğer yandan da Washington’u, değişen bölgesel koşulları benimsemeye ve Türkiye ile daha sağlıklı-stratejik iş birliği içine girmeye,Türkiye’nin ulusal çıkarlarına itina göstermeye zorlama şansı artmıştır.

Buradaki en can alıcı konu; Türkiye’nin bu süreci çok mahir bir şekilde yönetebilmesidir. Önderlik-Arabuluculuk yapmaya çalışırken tabiri caiz ise ‘’Ne İsa’ya ne de Musa’ya ‘’ yaranamayıp açıkta kalmak riski her zaman mevcuttur. ABD nin taşeronu konumuna asla düşmeden, Batıdan uzaklaşmadan, Nato ve AB yapılaşmalarındaki değer katsayısımızı azaltmadan, milli menfaatlerimizi ve seküler-demokratik-sosyal-hukuk devleti kimliğimizi koruyarak bölgenin lider Ülkesi konumuna erişmek gayretleri sürdürülmelidir. 1952 yılında Nato’ya kabul edilmemizin bedeli Kore’de verdiğimiz şehitlerimizdi. Eğer AB ye kabul edilmemizin bedeli de Suriye’de şehit vermek ve bölgeyi kana bulamak ise, olmaz olsun/bizden uzak kalsın böyle üyelik.

Saygılarımla

Serdar DURAT
Stratejist

Yazarın Diğer Yazıları
Haber3Group © 2001-2017 Tüm hakları saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilemeden yayınlanamaz.
Haber Portalı Yazılımı ve Teknik Destek: CM Bilişim. Vargonen Hosting & Cloud sunucuları üzerinden yayın yapmaktadır.
Kullanım Şartları  |  Reklam  |  İnsan Kaynakları  |  Künye  |  Bize Ulaşın  |  Site Haritası  |  RSS