Alem FM’de haftaiçi her sabah 7:00 ve 9:00 saatleri arasında program yapan Nihat Sırdar’a (Nihat’la Curcuna, İstanbul frekansı: 89,2) hiç denk geldiniz mi bilmem. İzmir’de ikamet ederken annemin dinlediği Nihat’a kulağım aşinaydı. Fakat, İstanbul’a gelince kendisinin anlattıklarına daha yakından tanık oldum.
Örneğin; bu radyo programcısının metrobüslere neden ‘Kadirbüs’ dediğini ve İstanbul belediyesinin kimi icraatlarını neden eleştirdiğini, insani değil de hayvani kuralların işlediği metrobüslere binince farkettim.
Nihat’tan öğrendim; TEKEL işçilerinin üstlerine fışkırtılan suyun ‘kanalizasyon suyu’ olma ihtimalini… Ankara belediye başkanı Melih Gökçek’in Kızılırmak suyunu vatandaşa içirmeye çalıştığını… Mermerleriyle ünlü Afyon’da TOKİ’nin yaptıracağı araştırma hastanesinin mermerlerinin taaa Çin’den getirtileceğini… Dinledim ve utandım!..
Yine, metro hattında kulağımda kulaklık ve çekmeyen bir telefonda Nihat’ın sesi kesilince gördüm duvardakileri. Fotoğraftan bozma ‘one minute’ karelerini… Amerika’dan Afrika sınırlarına, uzakdoğudan Filistin’e uzanan ve önlerinde tabelalar, başlarında şapkalar ‘one minute’ selamı veren yabancı uyruklu insanları… Gördüm. Gördüm ve utandım!..
Çünkü; ‘One Minute Platformu’ broşüründe, dünyadaki mazlumlara karşı yapılan haksızlığı soyut bir dille eleştiren ve her zamanki gibi kılını kıpırdatmadan şov yapan bir hükümetin kendi mazlumları olan TEKEL işçilerini -ne olursa olsun- soğukta aç biilaç bırakmasından utandım. Fotoğraftan başka her şeye benzeyen o duvar kağıtlarına bakamadım. ‘One minute’ bile bakamadım. Birileri adına çok utandım!..
Nihat’ı dinlediğim günlerden bir gün, Yeniçağ gazetesinden Sabahattin Önkibar’ın yazısını okudum. Cami bombalıyor, darbe yapacak ve Kürt düşmanı diye askere din, demokrasi ve Kürtlük cephelerinden saldıran bürokratlardan, hakimlerden, savcılardan ve Silivri’de suçları kesinleşmediği halde hücrelere tıkılan insanların ‘kul haklarından’ utandım!.. Öbür dünyadaki hesabı kestiremedim. İçimi kopkoyu bir vehim sardı. Utandım!..
Önkibar’ın da değindiği üzere, devleti dar’ül harp (kafir) olarak gören bir hükümetin TEKEL işçileri aç yatarken bizden olamamalarından ve din kardeşliği paydasında buluşamamamızdan utandım!..
Nihat’ın, radyoda TEKEL işçilerine erzaktan battaniyeye, paradan kıyafete her türlü yardımı yapma çağrısında bulunduğu bir sırada Çengelköy’ün Güzeltepe’sinden otobüsle Üsküdar’a indiğimde, İslam’ın binbir çeşidi olduğunu da gördüm. Tek bir İslam yoktu. Anladım.
Çengelköy’ün ‘Güzeltepe İslamı’nın ne denli kuru, suratsız ve vahşi olduğunu; tersine, tarihten gelen ve bugün temsilcisi pek kalmamış ‘Üsküdar İslamı’nın Osmanlı’nın ince ruhunu ve titreşen mimarisini nasıl barındırdığını anladım.
O zaman, anladım. Ve tekrar tekrar utandım!.. Hükümetin ve İslami yöneliş içinde olan birçok fraksiyonun Osmanlı’yı gerçekten anlayamadıklarından… O kadar ince ruhlu, sanatkarâne, içten ve empati yeteneği sahibi olamadıklarından… Kavgaya, dövüşe, yetim hakkı yemeye, sefa içinde yüzmeye nasıl teşne olduklarından ve kendilerine benzemeyenleri Allah rızası için sevmediklerini gördükten sonra anladım. İslam’ın ne denli yozlaştırıldığını…Utandım!..
Üsküdar’da kuşlara doğru başımı kaldırdım. Sonra Mihrimah Sultan Cami’nin önünde hayran hayran etrafa bakındım. Çengelköy’ün Güzeltepe yollarındaki ruh katılmamış, emek akıtılmamış ve nezih İslam zevki aşılanmamış camilerine gitti aklım. Utandım!.. Minareleri gri beton, avluları bahçesiz ve kupkuru camileri yapanlardan, hatta ezanı okuyup kaçan imamlardan utandım!..
Adil Gür’ün A&G araştırma şirketinin yaptığı ankette kendisini dindar olarak tanımlayan AKP’nin, aynı dine mensup ve hatta zamanında partisine oy verip güvenmiş TEKEL işçilerine tehditler savurmasından utandım!..
‘Türkiye’nin dindarlaşmadığı, ama muhafazakarlaştığı’ tezini kanıtlarcasına, namaz kılmayı eğilip kalkma jimnastiği gibi gören yığınların İstanbul’u kapladığını anladım. Neyi muhafaza ettiklerini bilmeden savrulup gittiklerini, Allah’ın tertemiz selamını tanıdığı tanımadığı herkese veren Hacı Veyiszade Mustafa Sabri Kurucu’nun izini çoktan yitirdiklerini ve karşılarındakileri yaralarcasına nefretle baktıklarını gördüm. Utandım!..
Karnı aç köpekleri, üşüyen martıları ve dinleri, etnik kökenleri, cinsiyetleri ne olursa olsun acılara gark olmuş insanları unutan bir neslin çocuğu olmaktan utandım!.. İslam’ın hoşgörüsünü horgörüye çevirenlerden… Nasıl utandım bilemezsiniz!..
Nihat’ı dinlediğim saatlerde Erhan Göksel’in Millî Gazete’ye verdiği röportajı internet üzerinden okurken anladım. Göksel’in değindiği gibi, AKP’nin giderek büyüyen bir zenginler sınıfı oluşturduğunu, yoksulun lokmasını savunma derdinden çok uzağa düştüğünü, İsrail’e çekilen ‘one minute’ ihtarının ateş olsa cürmü kadar yer yakan bir şişirme olduğunu ve batıya bağımlı bir ülke haline geldiğimizi… Okudum. Utandım!.. Bir daha okudum. Okumaz olaydım. Utandıkça utandım!..
TSK'ya yapılan ve kimi yerde dozu iyice kaçırılan eleştirilerin Önkibar’ın deyimiyle AKP’yi varettiğini ve orduya saldırmanın AKP'nin oy sigortası olduğunu... Anladım. İktidarları boyunca söz verip yapamadıklarını, milletten kaçırdıklarını göstermemek adına askere yüklendiklerini... Kürtler’den oy kapmaya çalıştıklarını… Askeri ötekileştirerek, kendilerini yücelttiklerini dehşet içinde izledim. Yarın bu ülkeye bir saldırı olursa, ilk kimler kaçar diye düşündüm. Amerika’daki büyük cemaat patronu geldi aklıma. Utandım!..
Göksel’in de dediği gibi, Millî Görüş’ten çok uzaklaştıklarını… İslam’ı da uzaklaştırdıklarını… Okumaya devam ettim. Onlar adına yüzüm kızardı, bozardı, ekşidi. Utandım!..
Devletin soyut ve yaptıklarının somut olması gerektiği yerde, iktidardakilerin kendi soyutluklarıyla Türkiye gerçeklerinin çok dışında, hatta cicili bicili takım elbiselerle makam araçları sıcaklığında yaşadıklarını farkettim. Utandım!..
Devleti somutlaştırıp, demokrasi, insan hakları, eşitlik gibi kavramları soyutlaştırdıkça soyutlaştırdıklarını gördükçe… Utandım!.. Daha fazla utanmaya dayanamadım!.. Utanmaktan utandım!..
Bu yüzden, yarın da güne Nihat’ı dinleyerek başlamak istiyorum. TEKEL işçilerine yapılan yardımları, kardeşleri aç yatarken tok yatamayanları, kendileri yokluk içinde olup ekmeklerini bölüşen vatandaşları yürekten kutluyorum. Bence, asıl bunun adı saf İslam’dır. Umarım, bu tarz doğal ve katışıksız cemaatler dalga dalga çoğalır.
Anlayanlara, son sözüm: Nihat Sırdar birçoklarından daha fazla İslam etiğine sadıktır. Bunu söylemekten hiç utanmıyorum!.. Tek utanmadığım nokta da bu galiba!..