Belki ilk kez makale yazmak için bu denli isteksiz alıyorum telefonumu elime. Parmaklarım tuşların üzerinde gezinirken kararsız ve adeta böyle bir günde yazmasan, salı gününü es geçsen kıyamet mi kopar diyerek isyan ediyor. Beynim ısrarla sorumluluğunu hatırlatıyor parmaklarıma ve onlar da boyunlarını büküp çalışıyorlar, milyonlarca işçi gibi...
İçimden geçenleri ne derece kâğıda aktarabileceğimi sorguluyor hücrelerim şu an. Saçmalamak da hakkın diyor içimde haykıran bir ses, anneannen öldü oğlum diyor bir başkası... Yaşamım boyunca tanıdığım en güçlü ikinci kadın artık yok. Ellerim titriyor bu sözcükleri telefonda oluştururken, yere düştüğü için sık sık annemi çağırıp yazım aracımı vermesini istiyorum. İçim kan ağlıyor, gözpınarlarıma hâkim olamıyorum ve iki damla yaş umarsızca süzülüyor yanaklarıma. Birden aklıma ikinci romanım Ölüme Çalım'daki hukuk öğrencisi geliyor nedense. O karakterin ölümünü yazarken oldukça zorlanmıştım. Birkaç kez bırakmış, gözlerimdeki yaşların kurumasını beklemiştim. Her ölüm zamansızdır ve zamansız ölümler yüreğimi yakar benim. İster seksen beşinci yaşını devirmiş olsun, ister bir roman karakteri... Dillendiremediği, beyninin bir köşesinde hapsettiği sözcükler varsa o insanın, ölüm acımasız son oluyor benim gözümde.
Bosna-Hersek'de başlayan, birkaç günlükken Türkiye'ye taşınan, küçük yaşlarda ana-babasız kalan, henüz ergenliğe adım atmamışken evlendirilip hiç tanımadığı Kırşehir'de devam eden ve Balıkesir'in Altınova beldesinde noktalan bir yaşam anneanneminki. Her gün hüzün, her gün gözyaşı, her an yeni bir savaş... Yaşamda kalma hırsı, öfke, sevgi ve özlemin hakkının verildiği güç bir yaşam... Onu anlatırken sözcükleri tek tek irdeledikten sonra yazmam üzüntümü katlıyor, çünkü biliyorum ki mahalle kavgacıları hata yapıp onlardan söz etmemi bekliyor, ama ben o zevki onlara tattırmayacağımı da biliyorum.
Bu yorgun savaşçı, Anadolu kadınıyla bir sürü yaşanmışlığım var. Kendimi bildim bileli yaz aylarında annemle Altınova'da alırdık soluğu. Babam bize katılıncaya kadar da epeyce büyük bir bahçenin içindeki evde geçirirdik tatilimizi. Anneannem torunları toplanınca patates toplamaktan döndükten sonra bahçenin bir köşesinde çalı çırpı yakıp o ateşle saç üzerinde tadına doyum olmayan Boşnak Böreği yapardı. Ardından masalar kurulurdu ve bir kısmı yeşil, bir kısmı kara üzüm yapan asmanın altında börekler gülüş ahenk yenirdi. İlk aşklarımızı o bahçede itiraf etmiş, acılarımızı ve sevinçlerimizi o bahçede paylaşmıştık. O nedenledir ki yazın sonlanmasını ve soğuk binaların donattığı Bursa'ya dönmeyi hiç istemiyordum. Bursa'da da tüm yıl ertesi yaz tatilini gözlemekle geçiyordu.
Babamın emekliliğine birkaç yıl kala da insanın içini üşüten beton binalardan kurtulup Salihleraltı'na yerleşmiştik. Doğayla iç içe, insanın gözünü gönlünü açan bir evdi. Lakin o yıllarda yaşamın anlamını yitiren ben, hiçbir güzelliği görecek durumda değildim. Öylesine kopmuştum ki yaşamdan, gözlerden uzak art arda intihar etmeyi deniyordum. Bu arada çocukluk yıllarımın harikalar diyarı olan anneannemin bahçesi yirmi beş kilometre uzaktaydı ama çeşitli nedenlerden sessizliğe büründüğü için sanki kıtalararası uzaklıktaymış gibi geliyordu bana. Artık biz o bahçeye eskisi kadar gitmiyorduk ama anneannem ile dedemi sıkça Salihleraltı'na getiriyorduk. Her fırsatta anlattığım o gece anneannem ve dedem ağrılarından yakınmaya başlamasaydı duygularımı bir başkasıyla paylaşmayacaktım ve evde yalnız kaldığım bir gün sonsuza dek sessizliği seçecektim belki de.
Siyaseti ve diğer konuları başka başka makalelere bırakıp, savaşçı Anadolu kadınına saygı duruşunda bulunmak istedim bu kez. Çünkü o, ilk kitabım yayımlandıktan sonra “Ertan, benim yaşam öykümü de yaz” derdi hep. Belki ailenin diğer bireyleriyle uğraşmak istemediğimden söz verdiğim romanı yazamayacağım ama hiç değilse bu yazımla bir parçacık da olsa anneannemden söz ediyorum. Farkındayım, çok fazla gelişigüzel yazdım. Farkındayım, hislerimi çok fazla yansıtamadım. Ama yetmiş iki yıllık hayat arkadaşının çırpınışlarını gördükçe insan, düşünemiyor bile. Güle güle sarışın kadın, güle güle anneanne... Işıklar üzerinde olsun...