• Haber3 FaceBook
  • Haber3 Twitter
  • Haber3 Friendfeed.com
  • Haber3 RSS
  • IMKB
  • 60.557
  • Dolar
  • 1,7695
  • Euro
  • 2,3305
  • Altın
  • 652,04
  • Ankara : -3 °C
  • İstanbul : 2 °C
  • İzmir : 5 °C
  • Adana : 8 °C
  • Antalya : 7 °C
  • Diyarbakır : 0 °C
Polise atacağı molotofla kendisi yandı
Bu listede sizin de adınız olabilir
İşte PKK'nın infaz belgeleri
MİT ajanına infaz iddiası
Yazıyı küçült/büyüt :Yazıyı küçültYazıyı büyüt

Seni Gidi 'Stigma' Seni!..

Neslihan Yalman
23 Eylül 2009 Çarşamba

Herkes Herkesin Kurdudur!..

 

Gece üç suları tehlikeli saatlerdir. Kimi sanatçı delirmenin eşiğinde gidip gelir bu saatlerde. Kimileri arabesk alemlere dalıp eski sevgilisine ince ve sızılı bir sitem gönderir. Kimi geçim derdinden uyuyamaz, kimi de sıcaktan.

 

Ben de uyuyamadığım bir gece dışarıdan gelen seslerle irkildim. Balkona çıkıp bakmayı da serde yiğitlik var diyerek kendime yediremedim. Meraklı komşular gibi perdenin ardında bir gölge olmayı yeğledim. Dışarıdaki tok ve şivesinden anlaşıldığı kadarıyla Doğulu olan erkek sesi, yine tok gelen bir kadın sesine karışıyordu. Adam, ‘Ne var lan!.. Evleneceğiz dedik yaa!..’ şeklinde bağırırken, kadın da ‘Senelerdir aynı yalanı yutturuyorsun. Ben böyle yalanın içine s…yım’ diyerek ağlıyor ve adama saldırıyordu. Birbirlerine bağırmaya devam ederek mahalleden uzaklaştılar. Onlar uzaklaştıktan bir müddet sonra polis aracı olay yerine(!) geldi. Beyaz atletinin üstüne aceleyle lacivert hırkasını çekmiş bir amca aşağı inerek durumu polislere ballandıra ballandıra anlattı. Derken perde arkasındaki komşular da teker teker menzillerinden dışarı fırladılar.

 

İşin sosyolojik özü şuydu. Mahalledekiler -ağız birliği etmişçesine- genelde kadını suçluyorlar; dost hayatı yaşadıklarını sandıkları bu insanlar hakkında afâki yorumlar yapıyorlardı. Muhtemel kadın bir pavyonda çalışıyordu. Adam da onun uzatmalı kırığı olmalıydı. Kabul ediyorum, sesli konuşarak etrafı rahatsız da ediyorlardı. Fakat, beni dehşete düşüren, olanlardan ağırlıkla kadının sorumlu tutulmasıydı. Sanki, kadıncağız kendi kendisiyle kavga etmişti.

 

Daha sonra aklıma erkek arkadaşlarıyla aynı evde yaşayan birkaç bayan arkadaşım geldi. Onlarla östrojen sohbetleri yaptığımızda, sevgilileriyle yaşadıklarını ailelerine söyleyemediklerinden ötürü suçluluk duyduklarını ifade ediyorlardı. Bu yetmiyormuş gibi, komşuların kendilerine kötü gözle baktıklarını da belirtmişlerdi. Bir dejavu anının dibine düştüğüm hissine kapılarak bu yazıyı yazmak istedim.

 

Kınamalar, Kanatmalar Ve Acıtmalar…

 

Türkiye’de hâlâ on dört yaşında tecavüze uğradığı için suçluluk duygusu yaşayan; işyerinde tacize uğrayıp itiraz ettiği için işinden olan; başında bir erkek olmadığı için dul damgası yiyen; çocukları uğruna kocasının sanal seks sitelerine don külot fotoğraf koymasına göz yuman kadınlar mevcut... Tersine; kevaşe misali kıvırtarak başarı basamaklarını tırmanan, evli erkeklerle ilişki yaşamaktan gurur duyan, sıkıldığı yahut aldatılmanın intikamını almak için kocasını aldatanlar da… Bir dönem eşlerini genç sevgililerine öldürten kadınlar furyası vardı, hatırlar mısınız? Ardı arkası kesilmeden geliyordu bu tip haberler. Sonra küçük kızlara –hatta erkeklere- ters düz her türlü ilişki uygulayan sapıklar furyası türedi. O da yetmedi, tek gecelik ilişkiler için ‘evliyimamauygunum’ , ‘eşdeğiştirme(swinger)’ saçmalıkları ve türevleri hortladı.   

 

Birden kendimi devasa bir işlemcisi olan bilgisayarın içine hapsedilmiş zerre tanesi gibi hissettim. Doğduğum(uz) andan itibaren ne çok ‘ötekileştirmeye’, ne çok ‘abuk sabuk duruma’ mağruz kaldığımı(zı) düşündüm. Yok ‘Göğsünün çatalı görünüyor ne ayıp!..’ ithamını yapıştıranlar; yok ‘Ben sadece sevebileceğim bir kadın arıyorum.’ diyerek malak gibi yalanan erkekler, yok ‘Dincilere bak kızım!.. Namaz kılıp, bir de utanmadan erkek arkadaş yapıyorlar.’ kindarlığını güdenler; yok meditasyon, yoga, reiki ve Hint usulü köri takılmayı abartıp tersine kültürlenen tipler, yok ‘Cehennem ateşinde cayır cayır yanacak bunlar!..’ diyerek kazanın altını odunla kızıştıranlar, yok  ‘Sen ne olacaksın şimdi? Ne zaman evleneceksin?’ diye sürekli başkalarının hayatlarına burunlarını sokan Melahatlar…

 

Fatih Altaylı’nın da bir dönem dikkati çektiği üzere, başkasının başarısızlıklarından mutlu olanlar… Kimsenin yükselmesine izin vermeyip, iktidarlarını/eleştirilerini nicel şekilde kullananlar… Kırıcılığı düstur edinenler… Hepsi… Ama hepsi… Aynı kara parçası üzerinde barınıyor biliyor musunuz? Bu vakte değin bizi ayakta tutan nedir acep?

 

‘Stigma’ Toplumu

 

Zamanında Erwing Goffman ‘stigma’ kavramını ezilen tüm insanlar ve onların temsil ettikleri gruplar için  kullanmıştı. Toplumdaki engelliler/şişmanlar/hastalar/kadınlar/çocuklar/travestiler adına... Artık, kendileri için yollar yapılmayan engellilerin, yeşil alan kıtlığından ötürü daracık balkonlara hapsedilen çocukların, sırf vajina taşıyorlar diye sürekli taciz ve mağdur edilen kadınların, yatacak yatak ve alacak ilaç bile bulamayan hastaların dışında herkes birilerinin ‘stigma’sı…

 

Ingeborg Bachman’ın ‘Faşizm iki kişi arasında başlar.’ ifadesini bilirsiniz. Giderek yoğunluğu artıyor faşistliğin tonunun. Herkes herkesin ceberut gardiyanı oluyor. Hatta kendi kendimize tekil faşistlikler de uyguluyoruz. Gözetliyoruz! Gözetleniyoruz!  

 

Güngören’de yaşanmış elim terör olayını anımsayalım. İnsanlar birinci patlamanın ardından olay yerinden uzaklaşacaklarına, doğruca patlama yerine koşmuşlardı. Böylece ölü ve yaralı sayısı artmıştı. İkinci patlamaya maruz kalanlar için Yusuf  Kaplan TRT 2’de şöyle bir tespitte bulunmuştu: ‘Artık Foucault’nun ‘panoptik’inden ‘sinoptik’e doğru kayıyoruz. İkinci patlama oradaki insanların merak edeceği düşünülerek  ayarlanmıştı. Herkesin patlamaya doğru koşacağı tahmin edilmişti.'

 

Gözetleme kulesinden(iktidar) yahut görünmez kameralardan(dinlenme, istihbarat, Mobese) PANOPTİK olarak zaten gözetleniyorduk. Artık, internet/facebook yahut çoğunluğun gözleri vasıtasıyla SİNOPTİK olarak da her yönden gözetleniyoruz. Gözetliyoruz da tabii… Tıpkı, Güngören’deki kalabalığın patlama olayını gözetlemek istemesi gibi… ‘Merak ne güzel şey!’ sloganıyla reklamlar çekiliyor bu ülkede.  

 

Türkiye Amnezisi

 

Konuyla ilgili olduğu için yazıyı önemli bir tespitle noktalandırmak istiyorum. Psikiyatrist Kerem Doksat, ‘Bir zamanlar Türkiye ‘borderline’ kişilik bozukluğuna sahipti. Sağ-sol, dinci-laik daha net ayrılabiliyordu. Şimdi Türkiye ‘şizofren’ oldu. Kim sağcı, kim solcu, kim laik, kim dinci belli değil. Her şey birbirinin içine geçti.’ şeklinde bir tespit yapmıştı.

 

Sahi, Ergenekon’u hatırlayan var mı? Ya da hangi partiye oy verdiğini? At izi it izine karışalı epey oldu mu dersiniz?

 

 

Bu yazı toplam 1711 defa okunmuştur
Yazarın Diğer Yazıları
 
Foto-Galeriler
YAZARLAR
Haber3Group © 2001-2012 Tüm hakları saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilemeden yayınlanamaz.

Yazılım & Teknik Destek: CM Bilişim