"Öyle bir geçer zaman ki..." Erkin Koray'ın şarkısında geçen ve her dinleyişimde beni bir yerlere sürükleyen bu cümle, eylül ayından beri ekranlara konuk olan bir dizinin de adı. Haber programlarının, spor karşılaşmalarının ve zevklerime göre belirlediğim birkaç özel programın dışında televizyon izlemeyi sevmiyorum. Annemin zorlamasıyla bu hafta tanıştım "Öyle bir geçer zaman ki" adlı diziyle.
Açıkçası ilk sahnelerdeki izlenimim, dizinin diğer diziler gibi sıkıcı olduğu yönündeydi. Annemi kırmamak için kanalı değiştirmedim. Sonra, Aras Bulut’un olağanüstü oyunculuk performansı karşısında büyülendim. Ve izleyenlerinin hafta boyunca konuşacaklarına inandığım o sahne gelip çatmıştı. Elleri kelepçeli genç, elinde benzin bidonuyla evlerinin bahçesindeki ağaca tırmanıp camı kırarak o sırada evde bulunan babasının karşısına dikilmişti. Öfkeliydi, üzgündü, kırgındı, babasının; annesine, kardeşlerine ve bence en önemlisi kendisine yaşattıklarına isyan ediyordu. "Birbirimizi sevemedik, sevgimizi söylemeyi beceremedik," diyordu gözyaşları yanaklarına doğru akın ederken.
Öyle anlar oluyor ki yaşamda, haykırmak istiyorsun boğazın parçalanana dek. Kırmak, dökmek, yok etmek geliyor içinden. Ne kadar sakin kalmak istesen de olmuyor öyle anlarda. İnsansın sonuçta... Ama ne yazık ki hiçbir zaman tam olarak duygularını açamıyorsun. Duygular ağır bassa da hep bir frene basma anın oluyor. Ve bu nedenle bir şeyler hep yarım kalıyor. Karşındakinin, söyleyeceklerini hak ettiğini bilsen de boğazında düğümleniyor sözcükler, haykıramıyorsun. Bir başka patlama anına dek beyninin bir köşesine hapsediyorsun sözcükleri. Bazen de muhatap olduğun kişi zamansız çekip gidiyor, çok uzaklara. Ve sen, keşkelerinle kalakalıyorsun ömrünün sonuna dek.
Dizinin can alıcı sahnesi aklıma geldikçe kendi söyleyemediklerimi anımsıyorum birkaç gündür. Annemi doğum masası üzerinde saatlerce bekleten doktorun diplomasını yırtıp, "sen ne hakla bir ailenin yaşamıyla oynuyorsun," diye sormayı isterdim örneğin. Beni reddeden ilk aşkıma; "haklıydın, ama insan yüreğine söz geçiremiyor işte," demeyi... "Bu çocuk geri zekâlı," deyip koca bir yılı zehreden öğretmenin karşısına çıkıp iki kitabımı ve makalelerimi göstererek acı acı gülümsemeyi... Yaşamıma hızla girip, karşılaştığım zorlukları görünce aynı hızla uzaklaşan arkadaşlarıma yaptıkları sürat için ceza kesmeyi… Bakan arkadaşından çekindiğinden, söz verdiği halde Ölüme Çalım isimli kitabımı yayımlamaya yanaşmayan yayınevi sahibine; "keşke rahmetli baban kadar cesur olabilseydin," diyebilmeyi... Ve daha nicelerine, onlara karşı hissettiğim duygularımı…
Söylediklerinden çok, dillendiremediklerinle sürdürür yaşamını insan. İçinde biriken duygularını aktaramazsan, akıtamazsan yüreğindeki irini; zaman zaman sağlığını yitirirsin, bende olduğu gibi. Belki de o yüzden çoğumuzun; “babasına karşı geldi” diyerek yadırgadığı o sahne, bana oldukça gerçekçi ve olması gerektiği gibi geldi. Zamanın o denli hızlı akıp gittiğinin farkına vardığınızda ve dış etkenler yüzünden sağlığınızı yitirdiğinizde; “keşke Aras Bulut’un yaptığını yapabilseydim,” dersiniz. Durum bu noktaya gelmeden paylaşmayı denemek en doğrusudur bence.
Bu yazıya 1 yorum yapıldı.
400'den fazla üyesi olan grubumuzdaki "söyleyemenler" ve "nasıl söylenecegini bilemeyenler"le paylaştım yazıyı. ders için teşekkürler
BeğendimBeğenmedim