Nefise Seda Yanık

Trabzon'da bir Nazi kampı: Farabi Hastanesi

Bayramlar kimimiz için dini bir kutlama ritüeli, kimimiz içinse hayatın yoğun temposundan sıyrılabileceğimiz bir tatil anlamını taşıyor. Sebep her ne olursa olsun keyif verici oldukları tartışılmaz. Bazen de öyle bayramlar olur ki; o bayram ‘BAYRAM’ olmaktan çıkar. Tatsız anılarla dolu bir hatıraya dönüşür. Geçtiğimiz Kurban Bayramı da ben ve ailem için üzücü bir hatıra oldu maalesef.

Bayram için memleketimiz Trabzon’da olan anneannem, bayramın ilk günü beyninde pıhtı atması sonucu, Trabzon’da ki Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Farabi Hastanesi’ne kaldırıldı. Dedemden gelen telefon üzerine hepimiz apar topar Trabzon’a gittik.

Hastamızın ağır durumu yüzünden yolculuk yapması yasaktı. Bu yüzden onu alıp İstanbul’a dönemedik ve bu hastanede ki rezilliklere uzun süre katlanmak durumunda kaldık. Artık ’Büyük Şehir’ olan Trabzon gibi gelişmiş bir şehirde ki hastanenin sağlık hizmetleri ancak bu kadar kalitesiz, personeli ancak bu kadar rezil olabilirdi. (Doktorlar da dahil olmak üzere..)

Üstelik sağlık konusunda son zamanlarda gerçekleştirilen inanılmaz gelişkin reformlara rağmen, kendi personelinin de dillendirdiği gibi; İstanbul ve Ankara’nın en az 50 yıl gerisinden geliyordu bu hastane.. Hastalarına ve hasta yakınlarına yapılan muameleler, eminim ki veterinerlerde hayvanlara yapılmıyordur.

Bayramın ilk günü yoğun bakıma alınan anneannem, 20 güne yakın yoğun bakımda kaldı. Çünkü Kurban Bayramı bittiğinde araya hafta sonu tatili girdi, ardından Cumhuriyet Bayramı ve tekrar hafta sonu  tatili derken, bizim için işkence haline dönen bu tatil uzadıkça uzadı. Evet hastamızın durumu ağırdı, fakat 20 gün yoğun bakımda kalacak kadar değil..  Orada bu kadar uzun zaman kalmasının sebebi, hastanede ki hekimlerin bayram tatiline gitmiş olması, onların yerlerine bakan pratisyen hekimlerinse hastayı yoğun bakımdan çıkaracak yetkiye sahip olmayışlarıydı. Tanıdıklar vesilesi ile doktorlara ulaşsak da, tatilleri bitmeden hiç biri geri dönmediler. Taze Büyük Şehir’in, tatil aşkıyla yanan doktorları, onlarca hastayı yoğun bakımda kaderlerine terk ettiler.

Anneannem yoğun bakımdan çıktığında kolları, bacakları, omuzları; morluklar, parmak izleri ve tırnak izleriyle doluydu. Hastanenin beş para etmez, hizmet aşkından, insan sevgisinden yoksun hemşirelerinin; biz yanında değilken hastamıza nasıl muamele ettiğini anlamak güç değildi. Adeta bir ghetto kabadayısı gibi ortalarda kabara kabara yürüyen bu hemşirelerin, ay sonu maaş almaktan başka bir kaygıları yoktu anlaşılan. Benim anlattıklarım sadece bizim şahit olduklarımız. Diğer hastalarında bizim gördüğümüzden farklı bir muamele gördüğünü sanmıyorum.  Görünmeyeni görünenden çıkarmak lazım sevgili okurum.

Fazladan kaç gün yoğun bakımda kaldı bilinmez ama tatilden sonra hastaneye dönmeye lütfeden doktor hanımefendi sayesinde hastamızı sonunda bir odaya çıkarabildik. Kendimizi tek kişilik odası olmayan, daha doğrusu tek kişilik odalara iki yatak yerleştirmiş hastanenin daracık odalarından birinde bulduk. Bu odalarda refakatçiler için koltuk yoktu, sehpa yoktu, aslında ne ikinci bir hastaya ne de refakatçilere yer vardı fakat biz bu minicik odayı başka bir ağır hastayla ve onun refakatçileriyle paylaşmak zorundaydık. Odalarda ki pencereler hapishane penceresi gibi yüksekti, yani hastanın dışarıyı görmesi gibi bir durum asla söz konusu değildi. Odaların pisliği yetmezmiş gibi lavabolar kirden görünmeyecek haldeydiler. Bunun yanı sıra hiçbir temizlik maddesi, çamaşır suyu dahil, yoktu. Üstelik leş gibi pis suyla yerleri silen temizlik görevlisine bu pislikten şikayet edince “Alın deterjanlarınızı kendiniz temizleyin, her şeyi ben mi yapacağım” diye de azar işitiyordunuz.

Hemşirelerin hiçbirinden, ne hastalara ne de refakatçilere insanlık namına bir tebessüm görmedik. Yemek dağıtılırken sadece hasta yediriliyor, refakatçiye bir su bile ikram edilmiyordu. Hastaların idrar torbalarını dahi çıkarmak istemeyen hemşireler yüzünden, hasta yakınları oda temizliği, idrar torbası değişikliği gibi asla yapmamaları gereken her şeyi kendileri yaptılar. Hatta yanımızda yatan hanım teyzeden tahlile gönderilmek üzere kan alındı. Ve kanı alan hemşire, kan ile doldurduğu tüpü odamızda ki dolabın üzerine bıraktı. O tüp orada saatlerce bekledi!.. Hanım teyzenin yakınları “Tüpü neden almıyorsunuz, kan bozulmaz mı?” diye sorduğunda ise hemşirelerden aldıkları cevap şu oldu: “İşimiz var, işimiz bitince alırız.”

İşleri tam  dört saat sonra bitti..

Evet gerçekten işleri vardı. Birbirleri ile sohbet etmek, bulmaca çözmek ve telefonla oynamak gibi. Hatta bir gece anneannemin durumuna üzülen ve yorulan teyzem tansiyon ölçtürmek için aradığı hemşireyi,  uzun bir arayıştan sonra bulmaca çözerken bulmuş ve tansiyonunu ölçmesini rica etmişti. Biz de tansiyon hastalığı ırsidir ve sürekli kontrol altında olması gerekir. Hemşire tansiyonunu ölçmesini rica eden teyzeme, 2 dakika sonra yüzüne bile bakmadan “Otur şuraya!” diye işaret etmiş ve ancak 10 dakika sonra bulmacası bitince tansiyonunu ölçmüştü.

İşin komik yönlerinden biri; bu kadar yoğun hastaların ve ilgisizliğin hakim olduğu, adına hastane denen bu yere her gün gece 23.00’e kadar aralıksız olarak ziyaretçi alındı. Ziyaretçilerin ardı arkası kesilmedi. Onlara bir dur diyen olmadı. Ne hastalar, ne de refakatçiler bitmek bilmeyen ziyaret trafiğinden iyileşecek ve dinlenecek vakit bulamadılar. Bayram sonrası da aynı tempo devam etti mi bilinmez ama bu uzuuun tatil esnasında hastane adeta bir ziyaretçi evine döndü.

Doktorların da hemşirelerden farkı olmadığının altını çizmek isterim. Ne insani yönden, ne de görev icabı hiçbir yakınlık ve yardım göstermediler hastalara. Sadece otomatiğe bağlamış bir vaziyette işlerini yapıp (ne kadar yaptıkları tartışılır) sonra da odalarına döndüler. Bir ihtiyaç dahilinde asla doktorlara ulaşamadık. Zaten toplasanız herhalde doktorları 10 dakikadan fazla görmemişimizdir. Hatta anneannemin ağrıları yüzünden doktora ulaştığımız nadir günlerden birinde, kontrole gelen doktor hanımefendi hastamıza ağrı kesici iğne yaptı. Biraz rahatlayan anneannem doktor hanımın koluna minnettar bir tavırla, “sağol kızım” dercesine dokundu da, doktor kadıncağızın elini alıp kucağına fırlattı… İşte yazının başlığını da göz önünde bulundurursak, bu hastaneye neden “Nazi Kampı” dediğimi artık bir nebze olsun anlamışsınızdır.

Bu yazıyı kendi başımıza gelenleri size anlatmak için yazmadım. Çok şükür hastamızın durumu günden güne düzeliyor. Bizim hastamız gibi birçok hastanın orada ne şekilde muamele gördüğünü bilin diye, büyük şehir sıfatını kazanmış böyle bir şehrin hastanesinin şartlarına vakıf olun diye yazdım. Umarım birçok insan bu yazıyı görme ve orada olup bitenlere dair bir fikir sahibi olma fırsatını yakalar. Ve yine umarım orada ki şartları iyileştirmeye dair bir şeyler yapabilecek güçte birilerine de yine bu yazı ile ulaşma fırsatım olmuştur. Allah herkesi sevdiklerine bağışlasın..

Sevgi ve sağlıcakla kalın..

Yazarın Diğer Yazıları
Haber3Group © 2001-2017 Tüm hakları saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilemeden yayınlanamaz.
Haber Portalı Yazılımı ve Teknik Destek: CM Bilişim. Vargonen Hosting & Cloud sunucuları üzerinden yayın yapmaktadır.
Kullanım Şartları  |  Reklam  |  İnsan Kaynakları  |  Künye  |  Bize Ulaşın  |  Site Haritası  |  RSS