Haluk Şahin Radikal’de Münevver Karabulut cinayetinin niçin bu kadar ses getirdiğine dair bir yazı yazmıştı. O yazıda, fakir kız-zengin çocuk/iyi-kötü karşıtlıklarının ve Türk film kodlarının zaten kültürümüz içre bulunduğu belirtiliyordu. Bu analize bir ekleme yapmak istiyorum. Türk filmlerinin ötesinde, Münevver Karabulut cinayetinde farklı bir boyut da mevcut… Yaşanan elim olayda kendi halinde bir Türkmen ailesiyle kötü kalpli zengin beylerin karşıt tonlarını seçebilmemiz de mümkün... Rahmetli genç kızın Bolulu olduğunu ve Köroğlu’nun da bu diyarda nam saldığını düşünürsek, reytingleri alt üst eden bir cinayetin ne denli derin psikalitik okumalarla açımlanabildiğini görebiliriz. Bu cinayet önemlidir. Çünkü, artık libidinal ego patlamaları yaşayan gazetecilerin magazin yıldızlarını aratmayacak hallerinin hakim olduğu bir ülkede yaşıyoruz. Ne mutlu bize!.. Gazetecilerin fotoğraflarının ya da polemiklerinin gündemi kapladığı ve birçoğunun dişimizin kovuğunu doldurmayacak yazılar yazdığı nezih ülkemizde, medya kavramının paradoks hali ortaya çıkmıştır. Takke düşmüş, kel görünmüştür. Medya bir yandan dedektif işlevi görmekteyken, bir yandan da cinayeti kendisi allayıp pullayıp bir gerilim filmi haline getirmiştir. Köroğlu’nun zamanında da böylesi geniş bir medya ağı bulunsa, eminim kendisinin eşkıyalığı yahut kahramanlığı daha farklı bir düzlemde sorgulanırdı.
Cinayet Ve Bir Toplumun Bavulundan Düşürülen Çamaşırlar…
Münevver Karabulut cinayeti Türkiye’de yaşanan birçok sorunun fışkırmasını sağlayan bir kanal görevi de gördü. Ülkemizde yaşanan birçok mesele bu cinayet etrafında toplandı. Olay yaşadığımız sıkıntıları ve muğlaklıkları mıknatıs gibi çekti adeta. İnternetin gündelik hayatımızı işgal edişinden bu sanal sektörün gençleri ele geçirmesine, iyi-kötü bocalamasında sıkışan bilinçaltımızdan vicdan sorgularımıza, cinayetten cinselliğe, göçerlikten yerleşikliğe uzayan mitlerimize/çelişkilerimize, emniyet güçlerine olan güvensizliğimizden siyasete, aile kavramımızdan maddi sıkıntılara, medyanın rolünden popüler kültüre, kahraman yaratmaya dair heyecanlarımızdan sinema sektörüne, eğitim kurumlarımızdan erken ergenlik sendromlarına, kıskançlık krizlerimizden aşk acılarına, görselliğin hayatımızdaki yerinden arabesk panaromalarımıza, önyargılarımızdan insanlığımıza, Amerikanvari yaşantımızdan Türk örf ve ananelerine daha yığınla konuyu içinde barındıran kesif bir tabloydu yansıyan. Özellikle, baba Süreyya Karabulut’un medyanın da verdiği aşırı dozla düşürüldüğü durum, tam da Türk insanının içler acısı görüntüsünü sergiliyordu. Hayat hızla üzerimize akın ederken... Kimi zaman savunmasız çocuklar gibi ağlayıp, kimi zaman panterler misali yaptıklarımızı bir çırpıda yıkarken…
Ölümü alımlamak…
Bu cinayetle birlikte, ‘‘ölümü başkalarının ölümleri üzerinden algılayacak kadar’’ ölümden uzaklaştığımızı bir kez daha anladık. (Michael Jackson’un ölümüne gösterilen tepkiyi hatırlayın lütfen!). Mevcut durum, tecavüz haberlerine verdiğimiz tepkilere de benziyor. Hem tecavüzcüye küfürler yağdırıp, onu linç etmek istiyoruz hem de yansıtılan tecavüz senaryosunu muhayyilemizde canlandırmaya çalışıyoruz. Hatta -internette mevcutsa- o tecavüz haberlerine, görüntülerine ve fotoğraflarına dair en ince ayrıntıyı okuyor, inceliyoruz. Bu konuda büyük laflar edecek yetkiyi kendimde görmediğimden, insanların şiddete ve cinselliğe olan (gizli) çekimleri deyip meselenin üstünü örtüyorum. Türk insanı vicdanlıdır, misafirperverdir, değil insana karıncaya bile kıyamaz kalıplarını devreye sokarak otomatik olarak kendimi rahatlatmaktan başka bir çare bulamıyorum. Elimden gelen tek şey, bizim de Amerika’daki seri cinayetlere, vahşet ve cinnet haberlerine, yönünü şaşırmış artist medya mensuplarına daha fazla gark olmamamız için bolca dua etmek… Ölüm kavramını bir kez daha düşünmek ve onun da doğum kadar doğal bir durum olduğunu kabullenmeye çalışmak… Kendi ölümüme kendimi hazırlamak… Yine de yaşamaya çalışmak ve ölümümün hayırlı bir şekilde gerçekleşmesini dilemek…
Karabulut ailesinin tüm üyelerine başsağlığı diliyorum. İçinde bulundukları durumun ağırlığını anlamaya çalıştığımı da bilmelerini isterim. Nitekim, ‘‘en kolay çekilen acı, başkalarının acısı’’ bilirsiniz.
‘Ne Esaslı Karmaşa!..’
Madem otobüsten tuvalete ‘ipod’ cihazlarını yanından ayırmayan ve sürekli ‘mp3’ dinleyerek kendi kendini rehabilite etmeye çalışan insanlar olduk; o zaman konuya ünlü bilge-sosyolog Sezen Aksu’nun aşağıdaki (şarkı) sözleriyle nokta koymak isterim:
‘Anlaşılır gibi değiliz
Tek bedende kaç kişiyiz
Hem yok eden hem de tanık
Ne esaslı karmaşa’