Türkiye'de yazar olmak; bu konuyu irdeleyip irdelememe konusunu günlerdir düşünüyorum. İletişim adreslerimin birisine gece yarısı gelen bir iletinin üzerinde düşündüm ve aynayı biz yazarların dünyasına çevirme zamanının geldiğine inandım. İletide, içi bir türlü doldurulamayan sözde Demokratik Açılımının Başbakan tarafından yazarlara da anlatılacağı yazıyordu. Katılımcıların hemen hepsi ikinci cumhuriyetçi olarak adlandırılan yazarlar idi. İletiyi gönderen dostum bu nedenle öfkeliydi. Peki, yazarlara görüşlerini açık dille yansıttığı için kızan dostlarım bir kitap, bırakın kitabı bir makale yayımlatmanın güçlüklerini merak etmişler midir? Eleştirilerde haklı olunsa bile eğer o kişi para karşılığında görüşlerini belirlemiyorsa ona saygı göstermek gerekmez mi?
Geçtiğimiz hafta Hürriyet gazetesi yazarı Yılmaz Özdil, Ahmet Türk'e atılan yumruğu konu alan bir makale yazmıştı. O günden sonra öğrendik ki Özdil'e ölüm tehditleri içeren telefonlar gelmiş. Cumartesi günü aynı konuyu eleştiren bir makale de ben yazdım, tehdit edilmedim ama yazdığıma yazacağıma pişman oldum. Eminim ki birçok yazar arkadaşım yazdıkları yüzünden bu tip sorunları yaşıyorlar. Gören, duyan, duyumsayan, düşünen ve düşüncelerini kâğıda aktarabilenler saygı duyulması gereken kişilerdir bana göre. Oysa ülkemizde en hırpalanan, hor görülen, hakarete uğrayan, suikasta kurban gidenler de eli kalem tutanlar ne yazık ki. Durum böyle olunca da ne uğruna bu türden sıkıntılara göğüs gerildiğini de soruyor insan, haklı olarak.
Yazarın eleştirilere ve tehditlere katlanmasında, yayıncısının ya da patronunun ağız kokusunu dinlemek zorunda kalışında yaşamda kalabilmek için maddi kaynak bulabilme ve egosunu tatmin etme duygusu yadsınamasa da, gördüğü yanlışı ya da doğruyu gösterme derdinin önde geldiğini kabul etmemiz gerekir. Tabi herkes gibi yazarın da yanlış düşünme ve görüşünü istediği şekilde aktaramama gibi bir hakkı vardır. Belki bugün savunduğu fikirlerin hatalı olduğunu görecek ve birkaç yıl sonra bunu kendisi dillendirecek ya da ömür boyunca doğru bildiği o görüşte diretecek. Ama kararı yine kendisi verecek, başkası değil.
10 yıl amatör, 4 yıldır da profesyonel olarak bu işin içindeyim ve yazara yapılan eziyeti gördüm. Görüşlerin rahatça ve özgürce sayfalara dökülmesi en başta yayınevi sahiplerinin engellemeleriyle karşılaşabiliyor. Daha sonra adamın biri çıkıp şu kişiyi işinden etmezsen sana dünyayı dar ederim diyebiliyor. Dostluklar, hatırlı üçüncü kişiler devreye girerek akıl karıştırıyor ve basılmak üzere olan kitap; "yazdıklarınız fazla siyasi, siz x kişinin yazarı olun," denilip dosya iade edilebiliyor. Sizi en çok üzen şey ise dosyayı iade edenin aile bireylerinden birinin zamanında sizden daha çok haksızlığa uğradığını bilmek oluyor. Hiçbir baskıya uğranılmasa bile biz bu konu hakkında şöyle düşünüyoruz, bu çerçevenin dışına çıkılırsa size üzülerek kapıyı gösteririz gibisinden bir söz söylenebiliyor.
Yazara bir dokunsan bin ah işitirsin. Yolunmuş tavuğa çevirmeye zorunlu bırakılan kitabı güç bela yayınlatmayı başarsa dahi yazarın emeğinin bedelini aldığı söylenemez. Geçen ay polislerin yaptığı baskında yayınevinin bastığı korsan kitaplar benim demek istediklerimi ortaya çıkarıyor.
Sanılmasın ki bu baskıcı tavır makale yazanlara uygulanmıyor. Daha geçenlerde bir köşe yazarı makalesinin yayınlanmaması gerekçesiyle istifa etmek zorunda kalmadı mı? Şükür ki hiçbir dönemde bu türden bir durumla karşı karşıya kalmadım. Kalsaydım ben de o yazar arkadaş gibi yapardım.
Dün gece Türkiye'yi başka yönlere sürükleyecek yasa teklifinin TBMM Genel kurulundaki görüşmelerine geçildi. Okuru az yazarı bol toplumun en aykırı sözleri bile okumaya ihtiyacı olduğu kanısındayım. Ters düşüncelere kızmak, onları şiddet kullanarak susturmak yerine satır aralarında hoşuna gidecek bir sözcüğü dağarcığına eklese sanırım kimse kendisinden bir şey yitirmez. Yazar; toplumun gözü, kulağı, yüreğidir bir yerde. O kısıtlanırsa görmez, duymaz, hissetmez olur toplum.
NOT: Dikili Belediye Başkanı Osman Özgüven ve SODEV gençlerine beni İzmir Kitap Fuarı’nda ağırladıkları için sonsuz teşekkürler…