"Yayıla yayıla oturup, gün batımını izlemek ya da herkes gibi mışıl mışıl uyumak varken nedir bu çalışma arzusu?"
Kiminizin aklına takıldığına inandığım bu soruyu yaşadığım şehrin üzerine ıssızlık çöktüğünde ben de soruyorum kendime. Çoğu gece ertesi öğlene dek elimde telefon, bir şeyler yazıyor olarak bulursunuz beni. On yıldır durmaksızın üretmeye çabalıyorum. Ondan önceki dört yılı söylemedim, çünkü o yıllarda telefonu kullanamadığımdan düşüncelerimi söylüyordum, annem de deftere aktarıyordu.
İnsan, gözüyle görmeyince nasıl yazdığımı anlamakta güçlük çekiyor tabi ki. Yazılarımı başkasının yazdığını sanan da oldu, ailemin beni kullandığını iddia eden de… Hatta bazıları benim elim-ayağım olduğunu söyleyip rant elde etmeye bile kalkıştı. İlk yıllarda bu tür davranışlar sinirlerimi bozuyor, öfkelendiriyordu; ama aslı astarı olmayan bu tip görüşler artık eskisi kadar yıpratmıyor beni. Yazmaya başlamadan önceki yıllardaki düşüncemle şu anki arasında hiçbir fark yok. Yani maddi konular yüzünden, illa kitaplarım kapışılsın da kolay yoldan zengin olayım düşüncesiyle bu işe kalkışmadım. Belki inanmayacaksınız ama şu an bile her şeyi cebimden karşılıyorum. İstiyorum ki daha nice Ertanların önünde yaşam koridorları açılsın.
Evet, yazmak; benim için, yaşamak anlamanı taşıyor. Yemek yeme, su içme ve hatta nefes alma kadar önemli yani.
Bir insan düşünün ki; yaşamdan beklentilerinin hiçbiri karşılanmamış, cezalandırılmış ama işlediği suçun ne olduğunu ya da bir suçu olup olmadığını dahi bilmiyor… Defalarca karşı cinsten birine vurulmuş; ama köye bir kılavuz gerekmediğinin bilincinde ve bu nedenle sevgisini yüreğinin bir köşesinde gizlemek zorunda kalmış. Ve tüm bu eksikliklerinden kurtulmak için tek çare olarak ölüme kendi eliyle gitmeyi görmüş... İşte böylesine dibe vurmuşken, tünelin sonuna geldiğinizi müjdeleyen o küçücük ışığa doğru koşmaz mısınız? Ben de öyle yaptım...
Facebook arkadaş listemde bulunan bir hanıma geçen gün yazdığım gibi; ben, bana sunulan hayatı elimin tersiyle ittim ve yeniden bir yaşam öyküsü yazmaya başladım. Belki de benden beklenilen, yani dünyada var olma nedenim işte tam da buydu, bunu bilemem...
Ancak hiç de kolay olmadı bu öyküyü yazmak, çünkü öyle bir öykü yazmalıydım ki hem engelli arkadaşlarıma yaşamda dibe vurmuşken bile istedikten sonra aydınlığa çıkabileceğimizi göstermeliydim, hem de sağlıklı insanlara bir özürlünün neler başarabileceğini kanıtlamalıydım. Biliyordum ki birçok aile çocuğunun engelli oluşuna bakıp yüksek sesle dillendirmese bile içinden; "bu çocuktan bir şey olmaz," diyor hala.
Yöneticilerden başlayarak toplumun en büyük yanlışı bu bana göre. Engelli diye Stephen Hawking'i, Eşref Armağan'ı ya da Muammer Ketençoğlu'nu kaderleriyle başbaşa bırakıp toplumla kaynaşmaları engellenseydi dünya bu üç değerden yoksun kalacaktı. Ülkemizde engelliler bu denli dışlanmışken toplumdan ve onlar ikinci sınıf insan muamelesi görüp var olan engellerine daha büyük engeller çıkartılıyorken dişe dokunur bir şeyler yapma çabasındaki iyi niyetli birkaç insan da ne yapacağını bilmeden yerinde sayıklar doğal olarak.
Ellerine tutuşturulacak üç-beş kuruş ya da bir eksiğinin karşılanması geçici mutluluklar getirir; ama bir süre sonra kişi kendi gerçeğiyle yeniden yüzleşir bana göre. Bu sebeple kişisel destek vermek yerine toplumun engelliye bakış acısını değiştirmesi bizler için daha olumlu bir gelişme olacaktır. Bunu gerçekleştirmek için en büyük görev galiba yine biz engellilere düşüyor. Yorgunluktan öleceğimi bilsem de umut ışığına koşuşumu yılmadan sürdüreceğim. Günün birinde belki tüm engellilerin ürettiklerinden dolayı mutluluktan gülümsediklerini görürüm. İşte benim en büyük hediyem de bu olur...
NOT: Sevgili dostlarım, ben de modaya uydum ve Twitter’deyim… Bana http://twitter.com/yazarertandogan adresinden rahatlıkla ulaşabilirsiniz...