Son dalga operasyonundan sonra, her muhalif yazar gibi bir gün mutlaka Sayın Savcı Zekeriya Öz'ün karşısına çıkacağımı düşünüyorum. Eee, her fırsatta Movivu ile alay eden beni; sorguya alabilirler her an. Böyle bir durum yaşanması halinde nelerle karşılaşabileceğimi uzun uzun düşündüm, dün gece yatağımda. Ve yandaş medya vereceğim yanıtları sayfalarına taşımadan, ilk olarak Haber3 okurunun bilgisi olsun diye yazmaya karar verdim.
TARİHİ BELİRSİZ BİR GECE, SABAHA KARŞI...
Ben yatağımda uykuya yenik düşmemek için göz kapaklarımla bir savaşın içindeyken acı acı zil çalıyor. “Yanlış mı duyuyorum, bu beynimin oynadığı bir oyun mu acaba” diye düşünürken, annemle babamın odalarından çıktığını görüyorum ve az önce duyduğum sesin gerçek olduğunu anlıyorum. “Bu saatte gelen kim ki” diye kaygılı ve soran gözlerle birbirimize bakarken, bir erkek sesi duyuluyor; "açın, polis..."
Saatlerce süren aramadan sonra, önce bilgisayarım çıkartılıyor İstanbul'a götürülmek üzere, ardından Uğur Mumcu'nun, Aziz Nesin'in yazdıkları başta olmak üzere tüm kitaplarım... Ve tabi ki Nutuk...
Evde alınabilecek bir şey kalmadığını anladıklarında; "hadi" diyorlar. Annem ceketimi giydirdikten sonra ilaçlarını bir torbaya koyup dışarıya çıkartıyor beni. Dışarısı mahşer yeri gibi… Altı polis aracı dizilmiş art arda. Sanırsınız ki elli bin kişiyi öldüren bir caniyi yakalamaya gelmişler! Çevreme bakınıyorum, gördüğüm ilk şey; belediye başkanı Osman Özgüven'in meclis üyeleriyle birlikte desteğe gelişi oluyor. Ne de olsa suçsuzun halinden suçsuz, muhalifin halinden muhalif anlar. “Merak etme, beni tanıdığın için ayrılık pek uzun sürmez, Silivri'de buluşuruz” der gibi bakış atıyorum. Tekerlekli sandalyeden indirilirken, tutulan mikrofonlara; "yaşasın basın özgürlüğü, kalemimi oynattım, asın beni," diyorum. İki kişi karga tulumba taşıdığından, polis aracına bindirilirken biri kafamı bastıramıyor.
Beşiktaş'taki ilk günümde sorgulamak için kimse yanıma uğramıyor. Önceki dalgalardan edindiğim tecrübe yüzünden, bilgisayarımı inceleyip olmayan delilleri topladıklarını düşünüyorum. Odaya giren polislerin sorularını susma hakkımı kullandığımdan yanıtlamıyorum. Adliye gidiyoruz ikinci gün ve öğleden sonra kapının aralandığını fark edip annemle birbirimize bakıyoruz. İçeriye Türkiye Savcısı, pardon özel yetkili Savcı Zekeriya Öz giriyor. Ve zaman kaybetmeksizin sorguya başlıyor.
-Ölüme Çalım adlı romanınızda Berkant isimli gencin gördüğü, ülkede devrim olduğuna dair rüya; örgüt üyelerine mesaj mıydı?
-Keşke öyle olsaydı, bir sosyalistin en güzel düşüdür devrim. Ancak bu düş; ülkemizde hiçbir zaman gerçekleşmez. Romanda nedenlerini de anlattım, okumuşsunuzdur.
-Ergenekon terör örgütü üyeliği şüphesiyle tutuklanan Tuncay Özkan'ın televizyon kanalında çalışanlarla yakınmışsınız!
-Görüşünü para karşılığında değiştirmeyen herkese yakınımdır. Sizin sorduğunuz kişiler de kriterlerime uyuyor.
-İlhan Selçuk'u nereden tanıyorsunuz?
-Bu soruyu yanıtlamıyorum. Çünkü yazarlık yapmaya çalışan birisine böylesine komik bir soru yöneltilmesini hakaret sayıyorum.
-Yani tanıyorsunuz?
-Sizin, başbakanı tanıdığınız kadar.
İlk tuvalet molası için izin istiyorum. Neyse ki bir yarışma programında olduğu gibi binlerce liram gitmiyor. Öz bir süre sonra odaya dönüyor.
-Karadeniz Teknik Üniversitesi'yle neden iletişim kurdunuz?
-Kök hücre tedavisinin yapılıp yapılmadığını öğrenmek için.
-Darbe olsun istiyor musunuz?
-Hayır... Devrimi düşleyen birisine böyle bir soruyu nasıl yöneltirsiniz?
-Bilgisayar kayıtlarınızdan bir devrimcinin aşkını anlatan bir kitap yazdığınız çıktı, kitabı kimlerle birlikte yazıyorsunuz?
-İtiraf ediyorum; telefonumla, bilgisayarımla, beynimle birlikteyim.
-Movivu kim?
-Sizce kim?
Dört saati aşan sorgu boyunca iki kez tuvalet, üç kez su içme, dört kez kafa, iki kez burun kaşıma molası veriyoruz. Tüm gereksinimlerimi annem görüyor. Çıkarıldığım mahkeme tutuklanmama karar veriyor. Yalnız asıl sorun ondan sonra başlıyor. Darbe yapabileceğimi düşünen mahkeme, annemle birlikte kalabileceğim bir cezaevi bulamıyor. Ve çıkan tartışmalardan sonra hükümet dağılıyor. Yani bu durumda 1 numara ben oluyorum.
Telefonun tuşlarına dokunurken; Nedim Şener'in, Ahmet Şık'ın, iki yıldır Silivri'de tutulan Mustafa Balbay'ın, Tuncay Özkan'ın, diğer gazeteci ve yazarların yaşadıkları geldi gözlerimin önüne. İçim acıdı, utandım... Deliller doğru dürüst açıklanmadıkça, Ergenekon davasıyla ilgili vicdanlardaki soru işaretini kimse silemeyecektir. Ne İklim Bayraktar'ın ucube açıklamaları unutturabilir aslan yürekli gazetecileri, ne de susturma çabaları...
NOT: Ben bu yazıyı bitirmekle uğraşırken Japonya’da deprem oldu. Japonya Büyükelçiliği’nin ve Japon Halkı’nın başı sağ olsun.
Bu yazıya ilk yorum yapan siz olun.