Tam da siyasetçilerimiz kanatlarını takmış ütopik görüşlerini sıralıyorken, bu güne değin yaptığı tüm açıklamalar ters etki yaratan asker yine bir yazılı metin yayımlamışken, İzmir kirli bir çocuğa benzetiliyorken, Arınç orkestradan Münesa adlı parçayı çalmasını istemişken, Aziz Yıldırım Arda'ya "ulan s..." demişken, muhteşem savcımız işkembeci açmaya gitmişken; yani onca önemli haber varken oldu mu ya yedi kadın! Hem isminiz Sevim, Hayrünnisa ya da Emine değil; Güldane, Bircan ve Naciye... Bu yedi kadın değiştirilen bilirkişi raporuna göre de suçlu zaten. Yani; terlikleri ıslanacak diye oldukça lüks olan servis minibüsünden inmeyi tercih etmediklerinden, İzmir'e alt yapısıyla fark atan, üstü başı ak pak, hayırlı çocuk İstanbul'un şarıl şarıl akan sularında boğulmayacaklardı. Hatta bu yedi kadın, yüzme bilmedikleri ve ülkemizin imajını dünya ülkeleri karşısında zedeledikleri için vatana ihanetten yargılanıp, idam edilmeli bence.
Latifeyi bir kenara bırakırsak, davaya bakan hâkim; bilirkişinin dediğine bakarak kararını verirse Türkiye bir kez daha insanlık karşısında ayıp işlemiş olacak. Bir yıl önce yaşanan sel felaketinin nedenlerini düşündüğümüzde, ne denli kaderci bir toplum olduğumuzu, insanımıza ne kadar az değer verdiğimizi rahatlıkla anlayabiliriz. Aslında, bugün çözümünü bir türlü bulamadığımız konuların temelinde de insana verilen değerin az oluşu yatmıyor mu?
Yaşamlarını insanlığa adayan Deniz, Mahir ve devrimci arkadaşlarını vatan haini ilan edip, orduyu, polisi ve sözüm ona kahramanları üzerlerine yönlendirmek yerine, "bunlar bizden ne talep ediyorlar" deyip anlamaya çalışsalardı; bugün onlarca idamdan, işkenceye maruz kalan gençlerden, yurtdışına çıkmak zorunda bırakılan yaşamlardan söz etmeyecektik. Yine aynı şekilde terörün kımıldamaya başladığı yıllarda "bunlar üç beş çapulcu" demek yerine, bölge halkının temel hak ve özgürlükleri genişletilseydi ve bölgeye daha çok yatırım yapılsaydı, 30000 yurttaşımızı yitirmez, onca parayı silah almak için harcamaz, uçuk özerklik projelerini tartışmaya dahi açmazdık belki de. Peki, ya çürük bina yapanlara ruhsatları verilmeseydi, 99 Marmara depreminde binlerce insan yaşamını yitirir miydi sizce? Az önce sıraladığım örnekler gibi yüzlercesini yazmak olası. Bu durum da gösteriyor ki galiba biz insan olmayı da beceremiyoruz.
İkinci kez dünyaya gelme gibi bir şansım olsa tüm eksiklerine ve eleştirilerime karşın yine Türkiye derdim. Biliyorum, mantığı olmayan salakça bir sevda bu. Her şeyi elinden alınan bir insan, herhangi bir Avrupa ülkesinde el üstünde tutulacağını bile bile neden bu ülkeden ayrılmayı düşünmez ki? Sorunun yanıtı çok açık; zoru seviyorum. Tüm haklarını elde etmiş bir toplumla, sistemini oturtmuş bir ülkede yaşamaktansa, sorunlarla savaşan, sayıları azınlıkta kalsa da tüm topluma soluk almanın, adım atabilmenin, karşısındakine sevgiyle bakabilmenin güzelliğini aşılamaya çalışan insanların yaşadığı topraklarda kalmayı yeğliyorum. Ve belki de en önemlisi; günün birinde, yani insan olmayı becerebildiğimizde gıptayla bakılan bir ülke olacağımıza dair umutlarım içimi ısıtıyor. Çok mu hayalperestim dersiniz? İnsan, düşleri olmadan yaşamdan tat alamaz ki. Ben de doya doya tadıyorum yaşamı.
Yedi işçi, yedi kadın... Sele kapılan umutlar... Düşler... Sevgiler... Aşklar... Ve bilirkişinin yazdığı akıl almaz bir rapor... Umalım ki bu kez, yanlıştan dönülsün. Umalım ki bu kez, yetkililerimiz yaptığı yanlışları düşünsün. Ve umalım ki, değer vermediğimiz için yitirdiğimiz son yedi canın ardından gözyaşı döküyor olalım.
Bu yazıya 1 yorum yapıldı.
Bu olayı sözüm ona anlı şanlı yazarlarımız es geçerken senin ilgililerin yüzlerine tokat vurur gibi yazman çok hoşumuza giti. Yurttaş olarak sevgiler...
BeğendimBeğenmedim