Çaycı markası olarak TL

Engin Civan yazdı: Çaycı markası olarak TL

Engin Civan engin.civan@haber3.com

Geçtiğimiz günlerde önemli bir ekonomik veri açıklandı: Türkiye'nin eylül ayı ihracatı aylık bazda 20 milyar doları geçti.

Sanırım 2021’de yıllık 200 milyar doları aşacak.

Türkiye'nin nüfusunun yarısından fazlası 30 yaşının altında olduğuna göre, buralara gelmenin arka planında ne kadar gayret, aşağılanma ve drama olduğunu bilmekte yarar var.

TÜRK PARASI KORUMA KANUNU
Ankara'daki abiler kanunlar çıkarmış, adı: Türk Parasının Kıymetini Koruma Kanunu.

Bu kanunlara göre, Türkiye'de yabancı para bulundurmak suç!

Türk parasının kurunu Ankara’da birkaç kişi tayin ediyor. Öyle "piyasa gücü" gibi kavramlar kabul görmüyor.

Türkiye Müslüman bir ülke fakat Türk Parasının Kıymetini Koruma Kanunu Mevzuatı, Komünist Doğu Bloku ülkeleriyle birebir aynı.

Yurt dışında Türk parasının gazete kâğıdı kadar değeri yok. Üstünde kurucu baba Atatürk'ün resmi olan paranın hali Atatürk'e büyük hakaret.

KORUMA KANUNU EN UÇ UYGULAMADA FIKRALAŞIYOR.
Bir gün yurt dışına çıkmak için Yeşilköy Havaalanı'na giden ünlü Yazar Aziz Nesin, üzerinde Kennedy Hatıra doları çıktığı için döviz kaçakçısı olarak tutuklanıyor.

Şovenist solcu abilerin mevzuatı, o günkü koşullarda solcu olarak namlanan Aziz Nesin’i vuruyor.

Ez cümle, Türkiye’yi bir han olarak düşünürseniz, tıpkı bir iş hanının içinde çaycı çocuğun marka karşılığı sizle yaptığı alışveriş gibi bir paradır Türk lirası.

Devam edelim…

Nihayetinde 60 darbesinden sonra 70’li yıllara gelinir.

Türkiye’ye 70’li yılların sonunda karanlığa girmiştir. Döviz yok, döviz olmadığı için petrol yok, hazine tam takır kuru bakır. Sanırsın Osmanlı'nın son günleri. Dolmabahçe’nin gümüşlerini satmak gibi bir psikoloji hâkim.

Deniz Baykal dönemin Enerji Bakanı.

Döviz olmadığı için petrol ithal edilemiyor.

Petrolcüler, Türkiye'nin durumunu dünya basınından bildiği için, “para peşin kırmızı meşin” çalışıyor.

Maaş ödeyemeyen Başbakan Bülent Ecevit de üzgün mü üzgün!

Döviz olmadığı için raflar boş!
Nescafe gösteriş tüketiminin sembolü.
Marlboro sigarası karaborsada satılıyor.

Bu kargaşa ortamında Ecevit’in kadim rakibi Süleyman Demirel, kulaklara küpe olan “Türkiye’yi 70 sente muhtaç ettiniz” deyimini meşhur ediyor. Fakat kimse Demirel’e o kaos ortamında “Başbakan olarak ihracatı artırmak için sen yaptın?” sorusunu da sormuyor.

Ecevit, Almanya’nın yolunu tutuyor. Kendisi gibi sosyal demokrat efsane Şansölye Schmit’den borç istiyor. İhracata dayalı güçlü Alman Markı’na sırtını dayamış poker surat Schmit, “Türkiye dipsiz kuyudur” mealinden nasihat ediyor ve bir Pfenning koklatmıyor.

Sütten çıkmış ak kaşık politikacı olan Ecevit’e Almanların bu tutumu çok koyuyor ve çaresiz soluğu kale devleti Lüksemburg’da alıyor. Hani şu nüfusu Kayseri'nin Melikgazi ilçesi kadar olan 600 binlik Lüksemburg’da…

Lüksemburg yetkilileri prensip olarak borç vermediklerini fakat koskoca Türkiye Başbakanı’nı da eli boş göndermemek için “ayıp olmasın” diyerek 750 bin dolar bağışta bulunuyor.

Düşünün, 750 bin dolar! Halikarnas Kalesi’yle ünlü, bugünlerde “Beyaz Türklerin Kalesi” olarak evrilen Bodrum'da bir bodrum kat fiyatı…

Bu tarihi dipnotu neden hatırlatıyorum biliyor musunuz? Bazı şovenist solcular “devletin onuru” lafını dillerine pelesenk etmiş vaziyetteler de ondan.

TANSİYON OLARAK DÖVİZ
Türkiye ekonomisinin zayıf halkası dövizdir. İş hayatının tansiyonu da döviz kurudur. Bu gerçek 300 yıldır böyle. Neden? Sanayi devrimini kaçırmışsın. Tasarrufun düşük, son 300 yıldır sattığın mallar aynı mallar.

Malatya’nın kayısısı, İzmir’in kuru incir ve üzümü, Ege'nin tütünü, Uşak ve Hereke’nin halısı, Zeytinburnu’nun derisi. Bir sürü katma değeri düşük tarım ürünü. Liste aynı liste!

DÖNÜM NOKTASI
İhracatta asırlardır yaşanan kısır döngüyü birçok düşünür dile getiriyor fakat bu makus talihi değiştirmek için ilk girişimi yapan da Turgut Özal.

Turgut Özal, 70’li yıllarda Türkiye’ye 500 milyon dolar  kredi almak için IMF Daire Başkanı’nın kapısında bir hafta beklediğini unutmamıştır.

Konuyu dağıtmadan hatırlatayım; 90’lı yıllarda 70’li yılların ruhu tekrar hortlayınca, yaşanan ekonomik çöküntüyü toparlamak adına, Kemal Derviş (Mehdi gibi) Türkiye'ye getirilmişti.

O zamanlar Türkiye Masası’na bakan bir İtalyan IMF memuru vardı. Paparazziler kendisini meşhur etmişti. Adamın yazacağı raporlara göre IMF bize para verecek. Yani adamı pohpohlamamız gerekmekte. Derviş’in takımında yer alan Hazine Bürokratı Faik Bey de bizim İtalya’nı uçağın kapısında karşılıyor, çantasını elinden kapıyor. Faik Bey şimdi CHP sözcüsü.

Ya ihracat ya ölüm gerçeğini kavrayan Turgut Özal yanına iş adamlarını alarak dünya turlarına çıkıyor.

O güne kadar yüksek gümrük duvarları korunmasında ithalat ve döviz tahsis kotalarıyla rantın alasını toplayan İstanbul Dükalığı durumdan rahatsız çünkü ekonomik kayıp söz konusu.

Bizans’ta oyun biter mi!  Dükalığın algı merkezi Babıali doğru devreye giriyor. Yok efendim Başbakan’ın aynı uçakta iş adamlarıyla ne işi varmış? Algı operasyonları o kadar sulandırılıyor ki, o seyahatlerde iş adamlarının çapkınlıkları bile kitaplara konu oluyor.

Yukarıda 90’larda hortlayan ruhtan söz etmiştim ya. İşte o ruhun algı merkezi aynı merkez olarak sadece Babıali’den İkitelli’ye taşınmış ve ruhun 90'larda hortlamasına büyük katkıda bulunmuştu.

Gelelim günümüze…

İhracattaki başarı taktire şayandır. Her şey güllük gülistanlık mı? Hayır!

Her zaman yazdığım gibi, bu başarının kahramanları orta ve küçük ölçekli sanayicilerdir.

Devlet, KOBİ’lere destek olmalı ve büyümeleri için doğru iklimi yaratmalı. Devletin görevi nostaljik sloganlara yapışan romantik solcuların nakarat ettiği gibi, fabrika yapmak değil, fabrikalarının girişimciler tarafından yapılmasını kolaylaştıracak fiziki ve mali alt yapıyı oluşturmaktır.

Yukarıda döviz kurunun iş hayatının tansiyonu olduğundan söz ettik. Bu bağlamda tansiyonun stabil olması gerekmekte. Kurun stabil olmasının merkezinde Merkez Bankası yatmakta. Merkez Bankasının politikalarında rasyonel davranışlar esas alınmalıdır.

İhracat ivmesinin devamı için orta ve uzun vadede bazı planlamalar gerekmekte.
Halen ihracatın ithalat girdisi yüzde 60 civarında. Bunun en kısa zamanda yüzde 55’e çekilmesi gerekmekte. Uzun vadede yüzde 40-45 bandına oturtmakta büyük yarar vardır.

Görüyorsunuz sayın okur, Türkiye'nin ihracat hamlesi uzun bir TV dizisi gibi; göz yaşı, kan, intikam, entrika içinde gelişmiştir.

İhracat başarısı öyle dünden bugüne oluşmuş bir hikâye değildir. Ünlü pop filozofun dediği gibi, 15 dakikalık ünün arkasında 15 yıllık çalışma vardır.

">

Geçtiğimiz günlerde önemli bir ekonomik veri açıklandı: Türkiye'nin eylül ayı ihracatı aylık bazda 20 milyar doları geçti.

Sanırım 2021’de yıllık 200 milyar doları aşacak.

Türkiye'nin nüfusunun yarısından fazlası 30 yaşının altında olduğuna göre, buralara gelmenin arka planında ne kadar gayret, aşağılanma ve drama olduğunu bilmekte yarar var.

TÜRK PARASI KORUMA KANUNU
Ankara'daki abiler kanunlar çıkarmış, adı: Türk Parasının Kıymetini Koruma Kanunu.

Bu kanunlara göre, Türkiye'de yabancı para bulundurmak suç!

Türk parasının kurunu Ankara’da birkaç kişi tayin ediyor. Öyle "piyasa gücü" gibi kavramlar kabul görmüyor.

Türkiye Müslüman bir ülke fakat Türk Parasının Kıymetini Koruma Kanunu Mevzuatı, Komünist Doğu Bloku ülkeleriyle birebir aynı.

Yurt dışında Türk parasının gazete kâğıdı kadar değeri yok. Üstünde kurucu baba Atatürk'ün resmi olan paranın hali Atatürk'e büyük hakaret.

KORUMA KANUNU EN UÇ UYGULAMADA FIKRALAŞIYOR.
Bir gün yurt dışına çıkmak için Yeşilköy Havaalanı'na giden ünlü Yazar Aziz Nesin, üzerinde Kennedy Hatıra doları çıktığı için döviz kaçakçısı olarak tutuklanıyor.

Şovenist solcu abilerin mevzuatı, o günkü koşullarda solcu olarak namlanan Aziz Nesin’i vuruyor.

Ez cümle, Türkiye’yi bir han olarak düşünürseniz, tıpkı bir iş hanının içinde çaycı çocuğun marka karşılığı sizle yaptığı alışveriş gibi bir paradır Türk lirası.

Devam edelim…

Nihayetinde 60 darbesinden sonra 70’li yıllara gelinir.

Türkiye’ye 70’li yılların sonunda karanlığa girmiştir. Döviz yok, döviz olmadığı için petrol yok, hazine tam takır kuru bakır. Sanırsın Osmanlı'nın son günleri. Dolmabahçe’nin gümüşlerini satmak gibi bir psikoloji hâkim.

Deniz Baykal dönemin Enerji Bakanı.

Döviz olmadığı için petrol ithal edilemiyor.

Petrolcüler, Türkiye'nin durumunu dünya basınından bildiği için, “para peşin kırmızı meşin” çalışıyor.

Maaş ödeyemeyen Başbakan Bülent Ecevit de üzgün mü üzgün!

Döviz olmadığı için raflar boş!
Nescafe gösteriş tüketiminin sembolü.
Marlboro sigarası karaborsada satılıyor.

Bu kargaşa ortamında Ecevit’in kadim rakibi Süleyman Demirel, kulaklara küpe olan “Türkiye’yi 70 sente muhtaç ettiniz” deyimini meşhur ediyor. Fakat kimse Demirel’e o kaos ortamında “Başbakan olarak ihracatı artırmak için sen yaptın?” sorusunu da sormuyor.

Ecevit, Almanya’nın yolunu tutuyor. Kendisi gibi sosyal demokrat efsane Şansölye Schmit’den borç istiyor. İhracata dayalı güçlü Alman Markı’na sırtını dayamış poker surat Schmit, “Türkiye dipsiz kuyudur” mealinden nasihat ediyor ve bir Pfenning koklatmıyor.

Sütten çıkmış ak kaşık politikacı olan Ecevit’e Almanların bu tutumu çok koyuyor ve çaresiz soluğu kale devleti Lüksemburg’da alıyor. Hani şu nüfusu Kayseri'nin Melikgazi ilçesi kadar olan 600 binlik Lüksemburg’da…

Lüksemburg yetkilileri prensip olarak borç vermediklerini fakat koskoca Türkiye Başbakanı’nı da eli boş göndermemek için “ayıp olmasın” diyerek 750 bin dolar bağışta bulunuyor.

Düşünün, 750 bin dolar! Halikarnas Kalesi’yle ünlü, bugünlerde “Beyaz Türklerin Kalesi” olarak evrilen Bodrum'da bir bodrum kat fiyatı…

Bu tarihi dipnotu neden hatırlatıyorum biliyor musunuz? Bazı şovenist solcular “devletin onuru” lafını dillerine pelesenk etmiş vaziyetteler de ondan.

TANSİYON OLARAK DÖVİZ
Türkiye ekonomisinin zayıf halkası dövizdir. İş hayatının tansiyonu da döviz kurudur. Bu gerçek 300 yıldır böyle. Neden? Sanayi devrimini kaçırmışsın. Tasarrufun düşük, son 300 yıldır sattığın mallar aynı mallar.

Malatya’nın kayısısı, İzmir’in kuru incir ve üzümü, Ege'nin tütünü, Uşak ve Hereke’nin halısı, Zeytinburnu’nun derisi. Bir sürü katma değeri düşük tarım ürünü. Liste aynı liste!

DÖNÜM NOKTASI
İhracatta asırlardır yaşanan kısır döngüyü birçok düşünür dile getiriyor fakat bu makus talihi değiştirmek için ilk girişimi yapan da Turgut Özal.

Turgut Özal, 70’li yıllarda Türkiye’ye 500 milyon dolar  kredi almak için IMF Daire Başkanı’nın kapısında bir hafta beklediğini unutmamıştır.

Konuyu dağıtmadan hatırlatayım; 90’lı yıllarda 70’li yılların ruhu tekrar hortlayınca, yaşanan ekonomik çöküntüyü toparlamak adına, Kemal Derviş (Mehdi gibi) Türkiye'ye getirilmişti.

O zamanlar Türkiye Masası’na bakan bir İtalyan IMF memuru vardı. Paparazziler kendisini meşhur etmişti. Adamın yazacağı raporlara göre IMF bize para verecek. Yani adamı pohpohlamamız gerekmekte. Derviş’in takımında yer alan Hazine Bürokratı Faik Bey de bizim İtalya’nı uçağın kapısında karşılıyor, çantasını elinden kapıyor. Faik Bey şimdi CHP sözcüsü.

Ya ihracat ya ölüm gerçeğini kavrayan Turgut Özal yanına iş adamlarını alarak dünya turlarına çıkıyor.

O güne kadar yüksek gümrük duvarları korunmasında ithalat ve döviz tahsis kotalarıyla rantın alasını toplayan İstanbul Dükalığı durumdan rahatsız çünkü ekonomik kayıp söz konusu.

Bizans’ta oyun biter mi!  Dükalığın algı merkezi Babıali doğru devreye giriyor. Yok efendim Başbakan’ın aynı uçakta iş adamlarıyla ne işi varmış? Algı operasyonları o kadar sulandırılıyor ki, o seyahatlerde iş adamlarının çapkınlıkları bile kitaplara konu oluyor.

Yukarıda 90’larda hortlayan ruhtan söz etmiştim ya. İşte o ruhun algı merkezi aynı merkez olarak sadece Babıali’den İkitelli’ye taşınmış ve ruhun 90'larda hortlamasına büyük katkıda bulunmuştu.

Gelelim günümüze…

İhracattaki başarı taktire şayandır. Her şey güllük gülistanlık mı? Hayır!

Her zaman yazdığım gibi, bu başarının kahramanları orta ve küçük ölçekli sanayicilerdir.

Devlet, KOBİ’lere destek olmalı ve büyümeleri için doğru iklimi yaratmalı. Devletin görevi nostaljik sloganlara yapışan romantik solcuların nakarat ettiği gibi, fabrika yapmak değil, fabrikalarının girişimciler tarafından yapılmasını kolaylaştıracak fiziki ve mali alt yapıyı oluşturmaktır.

Yukarıda döviz kurunun iş hayatının tansiyonu olduğundan söz ettik. Bu bağlamda tansiyonun stabil olması gerekmekte. Kurun stabil olmasının merkezinde Merkez Bankası yatmakta. Merkez Bankasının politikalarında rasyonel davranışlar esas alınmalıdır.

İhracat ivmesinin devamı için orta ve uzun vadede bazı planlamalar gerekmekte.
Halen ihracatın ithalat girdisi yüzde 60 civarında. Bunun en kısa zamanda yüzde 55’e çekilmesi gerekmekte. Uzun vadede yüzde 40-45 bandına oturtmakta büyük yarar vardır.

Görüyorsunuz sayın okur, Türkiye'nin ihracat hamlesi uzun bir TV dizisi gibi; göz yaşı, kan, intikam, entrika içinde gelişmiştir.

İhracat başarısı öyle dünden bugüne oluşmuş bir hikâye değildir. Ünlü pop filozofun dediği gibi, 15 dakikalık ünün arkasında 15 yıllık çalışma vardır.

Tüm yazılarını göster