Gazelhan Kazancı Bedih dillendirmiş bu feryadı.

Haber3.com yazarı Engin Civan yazdı: "Burası Anadolu toprağı. Bu toprağın insanı neyi beyan ederse esas odur. Yoğrulmuş maya budur. Türkiye’ye yakışan demokrasi de budur. Türkiye’nin nakdi ömrünü tüketmeye meydan vermeyin."

Engin Civan engin.civan@haber3.com

Gazelhan Kazancı Bedih dillendirmiş bu feryadı.

Tükenmişliğin melodi hali…

Dinleyince insana derinden dokunuyor.

Ömrü tükenen bir Devlet miyiz?

Bugünkü konumuzu bir anekdotla açalım.

Beş altı sene olmuştur. Kemal Kılıçdaroğlu ilk defa Washington’a geliyor. CHP kanadında beklentiler yüksek. Kafalardaki soru: Amerika acaba Türkiye'de yeni bir lider arayışında mı?

Kemal Kılıçdaroğlu’na ABD’de yardımcı olan, ABD’de gazetelerinde Kemal Bey’in açık mektuplarını düzelten yakın dostum Cenk, Kemal Bey’in şerefine bir kahvaltı düzenlemiş.

Sağ olsun beni de davet etti. Gittim. İlk defa canlı dinleyeceğim CHP’nin Genel
Başkanı’nı. Bana ayrılan masaya oturdum. Bir de baktım yanımda İstanbul’dan tanıdığım bir iş insanı. Tabii ki sarıldık öpüştük, yıllar sonra hasret gidermece…

Sonrasında akşam yemek muhabbeti. İşte o yemekte konu döndü dolaştı Erdoğan’a geldi.

Bizim arkadaş anlatıyor: Erdoğan aslında Türk değilmiş, Pomak'mış, Pontus kökenliymiş, babaannesi Gürcü Yahudisiymiş (!) miş de miş…

Aradan birkaç yıl geçti bu sefer İstanbul’da 180 derece farklı bir muhabbet...

Sözüm ona Kılıçdaroğlu da kelleyi kurtarmak için Tunceli’de Alevi Müslümanlığa dönme kripto Ermeniymiş, anasının adı da Hayganuştan Evrilme Ganuş muş(!).

Geçen hafta bir arkadaşım Facebook’ta yukarıda sözünü ettiğim Erdoğan’la ilgili benzer bilgileri paylaşınca dayanamadım ve bu yazıyı ele aldım.

KURUCU BABANIN VİZYONU DEMLENE DEMLENE OLUŞTU
Mustafa Kemal henüz genç bir Osmanlı zabiti. İtalyanlar göz diktikleri Trablusgarp’ı (Bugünkü Libya) işgal etmişler. Mustafa Kemal, Kuzey Afrika’ya ayak basar basmaz yerel topluluklarla temasa geçer. Müslümanlık ve Halifelik kartını açar.

Neden? Çünkü Osmanlı her anlamda zayıf ve güçsüz. Kaçınılmaz sona doğru hızla ilerliyor. Libya’da yaşayan, mücadeleci ve vuruşkan bir aşiretle iş birliği yapar. Aşiretin adı: “Beni Harp” yani Savaşçıoğulları.

Sonunda; Mustafa Kemal, o efsane mavi gözlerinden birisini, Osmanlı da Libya’yı kaybeder. Yüzbaşı Kemal İstanbul'a geri dönerken o savaşçı kabileden birkaç kendini göstermiş genci yanında getirir ve Kuleli’ye kaydettirir. O yetişen subaylar, Kurtuluş Savaşı’nda sayısız kahramanlıklar gösterirler. Soyadı kanunu çıkınca Mustafa Kemal Atatürk onlara ‘Savaşman’ soyadını uygun görür. O subaylar ömürleri boyunca Genel Kurmay Başkanları dahil bütün paşaların elini öptükleri kahraman askerler olarak kalırlar.

Bu tarihi notu neden burada yazıyorum?

Sadece ve sadece “Libya’da ne işimiz var?” diyerek boş boş konuşan bidon kafalara kapak olsun diye değil.

İşaret etmek istediğim başka bir konu daha var.

Bütün ömrü 7 düvele karşı 7 cephede savaşarak geçmiş, 72,5 millete komutanlık yapmış, Cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün, hem de DNA’nın henüz bilim olmadığı bir ortamda, kafasında nasıl bir sentez yaptığını düşünmekte fayda var.

Şimdi, Mustafa Kemal’in Libya’dan getirdiği gençleri “Allah’ın Magribisi” diyerek küçümseyebilir ve ayrıcımlığa çanak tutabilirsiniz.

Nihayetinde Mustafa Kemal Atatürk ne yapmıştır?

Bakmış işin içinden çıkmak zor. Çözümü meşhur deyişte bulmuştur: “Ne Mutlu Türk’üm Diyene!”

Bir kimse “Ben Türk’üm!” derse konu kapanmıştır. Beyan esastır. Artık başka bir şey sorulmaz.

Evet, klişedir. Türkiye toprakları Doğu-Batı arasında köprüdür. Ama bu rolün getirdiği başka türevler de var.

Aynı şekilde bir kimse “ben Müslümanım, ben Hristiyanım” derse, beyan esas alınır kurcalanmaz.

Ama ne yazık ki birkaç dönem önce, hem de CHP’den unvanı profesör olan bir Milletvekili, Meclis kürsüsünden “Abdullah Gül kendisine baksın, büyükannesi Ermeni’dir…”(!)  mealinden bir beyanat verdi.

Yukarıdaki anekdotlar bize önemli ipuçları sunmakta…

“Muhalefet olsun” diyerek padişah analarının şeceresini, siyasi liderlerin kökenlerini kurcalamak toplumun dokusunu tahrip etmekten başka fayda getirmez.

Burası Anadolu toprağı. Bu toprağın insanı neyi beyan ederse esas odur. Yoğrulmuş maya budur. Türkiye’ye yakışan demokrasi de budur.

Bel altı vuruşlar üzerinden toplumun dokusunu yırtmaya çalışanlara fırsat tanımayın.

Türkiye’nin nakdi ömrünü tüketmeye meydan vermeyin.

Başlığımıza ilham veren  gazelde söylendiği gibi, sonra Maazallah “Elimde keşkül kafamda külah, o da bana sermaye kaldı” gibi ortada kalırız ha!

">

Gazelhan Kazancı Bedih dillendirmiş bu feryadı.

Tükenmişliğin melodi hali…

Dinleyince insana derinden dokunuyor.

Ömrü tükenen bir Devlet miyiz?

Bugünkü konumuzu bir anekdotla açalım.

Beş altı sene olmuştur. Kemal Kılıçdaroğlu ilk defa Washington’a geliyor. CHP kanadında beklentiler yüksek. Kafalardaki soru: Amerika acaba Türkiye'de yeni bir lider arayışında mı?

Kemal Kılıçdaroğlu’na ABD’de yardımcı olan, ABD’de gazetelerinde Kemal Bey’in açık mektuplarını düzelten yakın dostum Cenk, Kemal Bey’in şerefine bir kahvaltı düzenlemiş.

Sağ olsun beni de davet etti. Gittim. İlk defa canlı dinleyeceğim CHP’nin Genel
Başkanı’nı. Bana ayrılan masaya oturdum. Bir de baktım yanımda İstanbul’dan tanıdığım bir iş insanı. Tabii ki sarıldık öpüştük, yıllar sonra hasret gidermece…

Sonrasında akşam yemek muhabbeti. İşte o yemekte konu döndü dolaştı Erdoğan’a geldi.

Bizim arkadaş anlatıyor: Erdoğan aslında Türk değilmiş, Pomak'mış, Pontus kökenliymiş, babaannesi Gürcü Yahudisiymiş (!) miş de miş…

Aradan birkaç yıl geçti bu sefer İstanbul’da 180 derece farklı bir muhabbet...

Sözüm ona Kılıçdaroğlu da kelleyi kurtarmak için Tunceli’de Alevi Müslümanlığa dönme kripto Ermeniymiş, anasının adı da Hayganuştan Evrilme Ganuş muş(!).

Geçen hafta bir arkadaşım Facebook’ta yukarıda sözünü ettiğim Erdoğan’la ilgili benzer bilgileri paylaşınca dayanamadım ve bu yazıyı ele aldım.

KURUCU BABANIN VİZYONU DEMLENE DEMLENE OLUŞTU
Mustafa Kemal henüz genç bir Osmanlı zabiti. İtalyanlar göz diktikleri Trablusgarp’ı (Bugünkü Libya) işgal etmişler. Mustafa Kemal, Kuzey Afrika’ya ayak basar basmaz yerel topluluklarla temasa geçer. Müslümanlık ve Halifelik kartını açar.

Neden? Çünkü Osmanlı her anlamda zayıf ve güçsüz. Kaçınılmaz sona doğru hızla ilerliyor. Libya’da yaşayan, mücadeleci ve vuruşkan bir aşiretle iş birliği yapar. Aşiretin adı: “Beni Harp” yani Savaşçıoğulları.

Sonunda; Mustafa Kemal, o efsane mavi gözlerinden birisini, Osmanlı da Libya’yı kaybeder. Yüzbaşı Kemal İstanbul'a geri dönerken o savaşçı kabileden birkaç kendini göstermiş genci yanında getirir ve Kuleli’ye kaydettirir. O yetişen subaylar, Kurtuluş Savaşı’nda sayısız kahramanlıklar gösterirler. Soyadı kanunu çıkınca Mustafa Kemal Atatürk onlara ‘Savaşman’ soyadını uygun görür. O subaylar ömürleri boyunca Genel Kurmay Başkanları dahil bütün paşaların elini öptükleri kahraman askerler olarak kalırlar.

Bu tarihi notu neden burada yazıyorum?

Sadece ve sadece “Libya’da ne işimiz var?” diyerek boş boş konuşan bidon kafalara kapak olsun diye değil.

İşaret etmek istediğim başka bir konu daha var.

Bütün ömrü 7 düvele karşı 7 cephede savaşarak geçmiş, 72,5 millete komutanlık yapmış, Cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün, hem de DNA’nın henüz bilim olmadığı bir ortamda, kafasında nasıl bir sentez yaptığını düşünmekte fayda var.

Şimdi, Mustafa Kemal’in Libya’dan getirdiği gençleri “Allah’ın Magribisi” diyerek küçümseyebilir ve ayrıcımlığa çanak tutabilirsiniz.

Nihayetinde Mustafa Kemal Atatürk ne yapmıştır?

Bakmış işin içinden çıkmak zor. Çözümü meşhur deyişte bulmuştur: “Ne Mutlu Türk’üm Diyene!”

Bir kimse “Ben Türk’üm!” derse konu kapanmıştır. Beyan esastır. Artık başka bir şey sorulmaz.

Evet, klişedir. Türkiye toprakları Doğu-Batı arasında köprüdür. Ama bu rolün getirdiği başka türevler de var.

Aynı şekilde bir kimse “ben Müslümanım, ben Hristiyanım” derse, beyan esas alınır kurcalanmaz.

Ama ne yazık ki birkaç dönem önce, hem de CHP’den unvanı profesör olan bir Milletvekili, Meclis kürsüsünden “Abdullah Gül kendisine baksın, büyükannesi Ermeni’dir…”(!)  mealinden bir beyanat verdi.

Yukarıdaki anekdotlar bize önemli ipuçları sunmakta…

“Muhalefet olsun” diyerek padişah analarının şeceresini, siyasi liderlerin kökenlerini kurcalamak toplumun dokusunu tahrip etmekten başka fayda getirmez.

Burası Anadolu toprağı. Bu toprağın insanı neyi beyan ederse esas odur. Yoğrulmuş maya budur. Türkiye’ye yakışan demokrasi de budur.

Bel altı vuruşlar üzerinden toplumun dokusunu yırtmaya çalışanlara fırsat tanımayın.

Türkiye’nin nakdi ömrünü tüketmeye meydan vermeyin.

Başlığımıza ilham veren  gazelde söylendiği gibi, sonra Maazallah “Elimde keşkül kafamda külah, o da bana sermaye kaldı” gibi ortada kalırız ha!

Tüm yazılarını göster