AK Parti'nin en zor imtihanı

Hangisi mevcut hükümet için aşılması daha zor bir kriz halini almıştı?
Askeri vesayetin henüz ortadan kalmadığı günlerde planlanan darbe girişimleri mi?
Kapatma davası mı?
Cumhuriyet mitingleri mi?
Gezi Parkı odaklı eylemler mi?
Yoksa 17 ya da 25 Aralık tarihli operasyonlar mı?
Gelecek cevapları tahmin etmek zor değil; 'Geçmişe dönüp, hangisini daha zor aştığını konuşmaya ne lüzum var? Neticede her olay, oylarını arttırmadı mı?'
O halde söz konusu girişimlerin hepsinde tekerrür eden ortak bir hatadan bahsetmek mümkün...
Ya da Ak Parti, kendisi aleyhine atılan her türlü adımı geri püskürtecek genel bir kalkan icat etti.
İki şıkkın da doğruyu işaret ettiğini söylemek yanlış olmaz.
Şöyle ki mevcut yöneticileri halkın gözünden düşürmeye çabalarken onlara alternatif yeni kişi ve söylemler bulamamak ciddi bir tutarsızlığa karşılık gelir.
Sandıkla gelene sandık dışı yollarla müdahale edildiği izlenimini yaratır.
Vesayetçi statükoya özlem duyulduğu kuşkusuna doğurur.
Nitekim dönemin genel başkanı ve başbakanı Erdoğan bahsi geçen tedirginliğin sadece muhafazakar tabanda değil taban dışından kendisine oy verenlerde de ortaya çıktığını kolaylıkla gözlemlemiş,demokrasi dışı yöntemlerle ülkenin dizayn edilmek istendiği vurgulamış ve bu uğurda ekonomik istikrarı bozmaktan çekinmeyenler olduğunun altını çizmiştir.
Tahmin etmiştir ki Türkiye'nin milli görüş kökenli tabanı %18 ile 20 arasında gezinir.
Tek başına iktidara gelmek farklı görüşleri ortak paydada birleştirip partiyi merkeze kaydırmakla olacaktır.
Ak Parti için o ortak payda vesayetsiz bir demokrasi anlayışı ve ekonomik istikrarın sürekliliğidir.
Kanıt isteyenler, mevcut hükümetin devamından yana oy kullananların profillerini inceleyebilir.
Evet, Muhafazakarlar geniş bir kitleyi oluşturur.
Ama onun yanında 27 Mayıs 1960'ta bedel ödeyenlerin torunları vardır.
12 Eylül 1980'i tecrübe edenlerin çocukları vardır.
2000 öncesi ekonomik krizlerde varını yoğunu riske edenlerin bizzat kendileri vardır.
Çözüm sürecine umut bağlayan Kürtler vardır.
Aleviler vardır.
Milliyetçiler vardır.
Yetmez ama evet'çiler vardır.
Ve milli iradenin hedef alınma ihtimali bahsi geçen tüm görüşleri dağıtmak şöyledursun kenetlemiş;parti içi sorunlarını rafa kaldırmalarını sağlamış deyim yerindeyse -dışarıdan gelen saldırılara karşı- safları sıklaştırmıştır.
O halde diyebiliriz ki iktidar partisi  için en zorlu imtihan, içinde barındırdığı farklı kesimler arasında -Erdoğan dönemine benzer şekilde-denge kuramayan bir yönetim anlayışının peşinden gitmek olacaktır.
Dolayısıyla; Davutoğlu'nun ilk günleri yukarıda saydığımız kriz dönemlerinin hepsinden daha zorlu bir sürece karşılık geliyor.
Aday listelerinde,kabinede ve yönetici kadrolarında çoğulcu bir anlayışı kılavuz edinmek, ne muhafazakar tabanı ne de muhafazakar olmadığı halde Ak Parti saflarına katılanları üzmeden yola devam etmek kolay iş değil.
Mevlüt Çavuşoğlu ve Volkan Bozkır gibi ılımlı isimlerin yer aldığı kabine umut verici lakin çok yönlülüğü icraatlara yansıtma gereğini de unutmamakta fayda var.
Misal, bir yandan çözüm süreciyle ilgilenirken diğer yandan Alevilerin yolunu gözlediği reformların  hayata geçmesi gerekiyor.
Dershaneler kaldırılırken dershanelerde hazırlanılan sınavlar eğitim sisteminin parçası olmayı sürdürüyor ve geçiş dönemine denk gelen öğrenciler ne yapacak sorusu akla geliyor?
En önemlisi anayasa değişmeden ortaya konan tüm dönüşüm hamleleri biraz yarım ve havada kalıyor!
Maksat karamsar bir tablo çizmek değil.
Lakin ANAP'ın yükseliş devrinin Özal'ın cumhurbaşkanı olmasıyla sonlandığı düşünülürse, benzer bir tecrübenin Ak Parti'de yaşanmaması adına kısa bir uyarılar listesi kaleme almakta yarar var diye düşünüyorum.
Masada bekleyen işlerin çokluğu ve zorluğuyla henüz yolun başındayken yüzleşilmeli ki sonrasında Necip Fazıl'ın o iki dizesini telaffuz edilmesin;
'Ustada kalırsa bu öksüz yapı,
Onu sürdürmeyen çırak utansın!' denmesin...