Ali Bulaç Kekimi Yesin!

İslamcı kesimin bir kısım yazarı, epeydir “İslamcılık bitti mi, bitmedi mi?” diye kafa patlatıyor.

Kayda değer olanların yazdıklarını tek tek okuyup değerlendirmek, ortaya derli toplu bir “analiz” çıkartmak “uzun iş”.

Aman yanlış anlaşılmasın, ciddiye almadığım için “uzun iş” demiyorum.

Tersine, üstelik çok ciddiye aldığım için böyle söylüyorum.

Bu konuda çalışmayı sevdiğini bildiğim dünya kadar yazar, akademisyen, entelektüel filan var ve bu “uzun iş”i onlara bırakmak kuşkusuz en doğrusu.

***

Öte yandan, kısa bir köşe yazısında dokunulup geçilmesi’nin önünde bir engel olduğunu da zannetmiyorum.

(Üstelik şimdi moda da böyle iken... Hele İslamcı “aydın”ların, neredeyse hepsi böyle yapıyor... Suya yazmak misali televizyon programları ve telgraf usulü dört paragraflık köşe yazılarıyla, mesela “devlet” gibi en derin konular’ın hakkından Maşallah, lahzada geliveriyorlar...)

***

Mesela Ali Bulaç ve Mümtazer Türköne köşe yazılarında, epeydir, daha çok bir iç hesaplaşma yaşıyormuş gibi “İslamcılığın geldiği durum” üzerine dertleşiyor, fikir alış verişinde bulunuyor.

Eğer tek dertleri “algı yönetimi” değilse, kuşkusuz güzel bir davranış!

İnsanlar (dolayısıyla siyasi düşünüş tarzları/hareketler) arada bir aynaya bakmalı, kendilerine çeki düzen vermeliler.

***

Zaman gazetesinin sözünü ettiğim iki ağır topu, bugünlerde işte tam da bunu yapıyor.

Kendi kendileriyle ve birbirleriyle ahbaplık ederek “İslamcılığın bitip bitmediği” üzerine kalem oynatıyor.

Biri “bitmedi, durdu” diyor ve bunu 2002’ye (AKP’nin iktidar olması) tarihliyor.

Öteki “bitmesi yok olması anlamına gelir, durması ise kaldığı yerden devam edecek demektir” diyerek (Kavramların hakkını vermek dediğin de işte tam bu olsa gerek...) arkadaşının söylediğine açıklık getiriyor...

Değerli yazarlar belki kızacaklar ama söylemeden edemeyeceğim:

Boşa koyuyorlar dolmuyor, doluya koyuyorlar almıyor.

***

“Kızacaklar” dedim ama buna hiç mi hiç hakları yok.

Neden mi?

Nedenini sonra söyleyeceğim.

***

Gelin isterseniz, İslamcı kesimin (ne yazık ki son zamanlarda sadece bir bölümünün) sözüne itibar ettiği Zaman gazetesi yazarı Ali Bulaç’tan birkaç satır aktarayım.

Önce uzun uzun, daha İmam Hatip Lisesi’ndeyken, üzerinde nasıl “devlet için çalış” baskısı kurulduğunu anlatan Bulaç sözlerine şöyle devam ediyor:

“Bir arkadaşım konusunda 1977'de uyarıldım ‘Bu polistir’ diye. İnanmadım, arkadaşıma konduramadım. Meğer polisin önde gideniymiş. Tepelere tırmandı. Çocuk yaşta birini getirip bana teslim ettiler. ‘Bu çok yetenekli biri, ilgilen yetiştir, iyi bir entelektüel olur’ dediler. Meğer ki askerlerin en has adamıymış, tepelere çıktı. Hayli maruf bir zat artık MİT'le birlikte çalıştığını açıkça telaffuz ediyor. İslami harekette etkili bir başkasına ‘Senin ne işin var bunlarla?’ diye sorduğumda ‘İstihbarattan korkmamak lazım. Kendine güvenirsen yararlanırsın, onlar da senden yararlanır’ dedi. Kısaca devlet zaten içimizdeymiş, sırası gelince bizim mahalleyi devreye sokmuş.”

(Altını ben çizdim. O.B)

***

Vah benim güzel vatanım!

Neden mi böyle dedim?

Şundan:

İslamcı kesimin adı zirveye çıkmış en entelektüel, en ağır abilerinden biri, sonunda diye diye “devlet zaten içimizdeymiş, sırası gelince bizim mahalleyi devreye sokmuş” diyor.

Buna karşılık bana da “Yok artık daha neler Sayın Bulaç! Hiç olur mu öyle şey? Yoksa sahiden de öyle miymiş? Hay Allah!” filan gibi laflar etmek kalıyor.

***

Öte yandan, şöyle de diyebilirim tabii:

Kekimi ye beni yeme! Kekimi ye beni yeme! Kekimi ye beni yeme!

***

Sanki biraz dalga geçiyormuşum, alay ediyormuşum, hafife alıyormuşum gibi oldu ama hiç de öyle değil.

Uzun yıllardır yazdıklarını değer vererek okuduğum, İslami kesimin okuma yazması olan beyinlerinden biri olduğunu düşündüğüm Bulaç’tan, doğrusunu söylemek gerekirse daha fazlasını beklerdim.

Bu nedenle, tepkimi en vurucu şekilde ifade etmek istememi hem okuyucu hem de kendisi lütfen mazur görsün.

***

Ali Bulaç’ı 80’li yılların öncelerinden bu yana okurum.

Son yazısında, sanki biraz da feyz almış gibi (yanlış anladıysam özür dilerim)  adını andığı “dine saygılı sol ve sosyalizm”in içinden gelen biri olarak, onu ve benzerlerini okumam, anlaşılır bir durum olsa gerek.

Hayata soldan bakan, Dünya’yı anlamak ve değiştirmek gibi bir derdi olan benim kuşağımın sosyalistleri, sadece kendi düşünce insanlarını değil, ötekilerin ne dediğini de anlamaya çalışırlardı.

Ne kadar başarılı olduğumuz kuşkusuz su götürür ama iyi niyetle kafa patlattığımızı tahmin ederim ki Ali Bulaç da teslim eder.

***

Şimdi geliyorum asıl demek istediğime!

Acaba 80’lerin öncesinden başlayarak, özellikle 80 Badiresi’ni atlattıktan sonra ve bugüne kadar geçen süre içinde (yani yaklaşık otuz beş yıl boyunca) gördüklerinden ve geçirdiklerinden anladığı bu mudur Sayın Bulaç’ın?

Bir başka deyişle “devletin zaten içlerinde olduğunu ve sırası geldiğinde kendilerini devreye sokacağını” geçen otuz beş yıl içinde sahiden görememiş, fark edememiş miydi Bulaç?

***

Affedin ama aklıma yine aynı televizyon tekerlemesi geldi:

“Kekimi ye beni yeme!”

Farkındayım, çok popüler bir yaklaşım!

Ama doçentlik tezi filan yazıyor değilim.

Olsa olsa, biraz kinayeli bir köşe yazısı kaleme almaya çalışıyorum, o kadar.

***

Sevgili Bayanlar, Baylar ve Çocuklar,

“Türkiye’de İslamcılık bitti mi durdu mu?” filan diye tartışıp duruyorlar ya hani...

Türkiye’de İslamcılık ne bitmiştir ne de durmuştur!

Biten “hayırlısıyla” ve sadece Siyasal İslam’dır.

***

Bunu anlamak için, on üç yıl süreyle izlediğimiz “film”i sadece birkaç yıl geriye sarmak yeter de artar bile.

Yönetmen “gayrık stop” demeyip senaryoda değişiklik yapmasaydı acaba ne olurdu dersiniz?

MİT’in ve benzerlerinin anahtarı da tıpkı TÜBİTAK ve dünya kadar öteki kurumda olduğu gibi “derin İslam”ın (kimileri ona paralel yapı diyor) eline teslim edilseydi, acaba Zaman gazetesinin ağır topları Bulaç ve Türköne aynı tepkiyi gösterir, “İslam elden gidiyor!” yaygarasını basarlar mıydı?

İsterseniz sizin yerinize ben cevaplayayım: Basmazlardı!

***

Devam edeyim:

Gülen Cemaati’nin yurt içindeki ve yurt dışındaki okullarının çanına ot tıkanmasaydı, söz konusu ağır İslamcı ağabeyler, yine de aynı satırları kaleme alır mıydı?

Bankalar, televizyon istasyonları, gazeteler filan diye devam edebilirim...

Emniyet teşkilatındaki, adalet mekanizmasındaki, bürokrasideki kilit noktaları diye sürdürebilirim...

***

Lafı uzatmak istemiyorum.

En başta da dediğim gibi, mesele çok ciddi!

Tarafsız akademisyenlerin, üzerine tezler yazmaları gereken bir konu bu.

İşi İslamcılık üzerine çalışmak olan ama İslamcı kökenden gelmeyen, kaygısı sadece bilim olan (özellikle vurguladım) düşünce insanları, küller biraz daha soğuyunca, eminim bu konuyu masaya yatıracak enine boyuna tartışacaklardır.

Türkiye, İslamcılık/Siyasal İslam meselesini tartışmayı sadece İslamcılara bırakmayacak kadar gelişmiş düşünce damarlarına ve fikir insanlarına sahip bir ülkedir.

Eminim pek çok başkasının olduğu gibi (sözgelimi Milliyetçilik, Kürt Meselesi, Diktatörlük...) bu meselenin de üstesinden layıkıyla gelinecektir.  

***

Ama bunu, keşke Ali Bulaç ve Mümtazer Türköne gibi kalemler de takkelerini önlerine koyarak (samimiyetlerini takınarak) yapabilselerdi...

***

Zaman gazetesinin bu iki ağır topu, sahiden “Devletin zaten içlerinde olduğunu ve sırası geldiğinde kendilerini devreye sokacağını” önceden görememiş miydi?

Yoksa gördüler de söylemeleri uygun mu kaçmadı?

(Bir zamanlar ne çok tartışmıştık, İslamcıdan/sağcıdan aydın olup olmayacağını... Kendi adıma, o zamanlar olabileceğini düşünerek, söyleyerek hata yapmış olduğumu, epeydir kabul etmiş durumdayım...)

Ali Bulaç ve arkadaşları, devletin bizzat sahibi olduklarını “fi tarihi”nde fark etmedilerse, parantez içinde söylediklerime rağmen, benim için büyük bir hayal kırıklığıdır.

(Aklıma tam da bu noktada, nedense, ülkücüler için söylenen bir söz geldi: Fikirleri iktidarda, kendileri hapiste denirdi... Tıpkı öyle...)

Gördüler de söylemedilerse, bu da eminim kendilerini uzun yıllar okumuş, Siyasal İslam yolunda saçlarını ağartmış, enerjilerini tüketmiş olanlar için büyük bir yıkımdır.

***

Eğer İslamcı kalemler tezlerinde samimilerse, bu konuları (devlet, bürokrasi...) anlamak yolunda daha epey fırın ekmek yemeleri gerektiği söylenebilir.

Devlete, o ya da bu görünümde (İslamcı, milliyetçi, liberal, muhafazakar) ama hep sağ’ın (yani kendilerinin) egemen olageldiğini anlar hale henüz gelmelerinden, önlerinde kat etmeleri gereken daha epey yol olduğu çıkarsamasında bulunabiliriz.

***

Ama böyle değil!

Ali Bulaç ve benzerlerinin, görmeye ya da anlamaya dair hiç bir sorunları yok!

Onların problemleri kesinlikle sığ olmak’tan kaynaklanmıyor, sağ olmak’tan kaynaklanıyor.

Kabul etmekte zorlandıklarının ne olduğuna gelince:

Elli yıl kadar kendilerini “devrimci” zannedip, “düzenin kendisi” olduklarını fark etmek (kabul etmek), Bulaç ve arkadaşlarına doğal olarak zor geliyor.

Alışırlar.

***

Bütün bu ettiğim laflardan sonra, şimdi bir kez daha ve açık söyleyeyim:

Ali Bulaç’ın baştan bu yana tekrar edegeldiğim cümlesini, maalesef hiç mi hiç samimi bulmuyorum.

Ne hikmetse (!) solcusu, liberali, milliyetçisi, filan, herkes anladı da sadece İslamcısı mı (Ali Bulaç) anlamadı, Türkiye’de devletin ne anlama geldiğini, kime hizmet ettiğini, ne zaman, hangi ekolün, nasıl devreye girdiğini?

***

Sevgili Bayanlar, Baylar ve Çocuklar,

İkisi de İslamcı olan iktidar (burada lütfen devlet diye okuyun) ortaklarından biri ne zaman ki ötekini devre dışı bıraktı (tekmeyi bastı), işte o zaman takke düştü, kel göründü.

Tekmeyi yiyen kesimin sözcüsü Ali Bulaç, ne hikmetse tam da o anda “ayıldı” ve “devletin zaten kendileri” olduğunu “fark ediverdi”.

“Devlet meğerse bizim içimizdeymiş. Sırası gelince (bu kez de) bizim mahalle(nin kötü çocuklarını)yi soktu devreye...” demesinin nedeni bu!

“Tamam başta biz de içindeydik ama kaza olmuş, sonra anladık ki bir kısmımız kaka çocukmuş” filan gibi hiç de inandırıcı olmayan, üstelik buram buram komplo kokan bu söyleme karşı, “Kekimi ye beni yeme!” demekten başka çıkar yol var mı?

Biliyorsanız lütfen söyleyin.