Atatürk Gibi Düşünmek

Değerli düşünür dostlarım,

Bu köşeyi takip edenler bilirler bir önceki yazım ‘’Lider tanrı değildir tapılmaz’’ konusunda idi. Otokratik ve demokratik sistemlerdeki Liderlik anlayışı ile toplumun liderlere bakış açılarını irdelemeye çalışmıştım. Özetle Liderleri tanrısallaştırmak ve olağanüstü mistik güçler ile donatmak hevesinin, adeta taparmışcasına kusursuzlaştırmak gayretlerinin doğru olmadığını, bu yaklaşımın hem lidere ve hem de topluma zarar vereceği ana fikrimi paylaşmıştım.

Bir okurum gönderdiği zarif ve samimiyetine inandığım yorumunda ; Atatürk Tanrı’mıydı ? konusunda görüşlerimi içeren bir yazımı okumak istediğini belirtmiş. (Bkz.www.haber3.com/yazarlar).

Evet sevgili dostum, bana bu cüreti verdiğiniz için size teşekkür ederim.
Sözlerime ben de samimi bir itiraf ile başlamak istiyorum. İçine doğduğum ve beslendiğim aile kültürüm, yaşadığım eko sistem, aldığım eğitimler, sosyal ve etik değerlerim ve beşeri ilişkilerim itibarı ile çocuk yaşlarımdan itibaren Atatürk hayranı oldum. Belki bu hayranlık ilk başlarda empoze yolu ile öğretilmiş bir alışkanlık gibi idi ancak yaş aldıkça, olgunlaşmaya çalıştıkça ve kendi fikir dünyam oluşmaya başladıkça, ezberlerimin ötesine geçerek bu hayran olduğum Adamı daha iyi tanımak ve anlamak dürtüsü tüm ruhuma egemen oldu.

Okuma oburu yaradılışımın da avantajını kullanarak onunla ilgili bulabildiğim/ulaşabildiğim gerek yerli ve gerekse yabancı kaynaklara dayanan her türlü kitap,belgesel doküman vs tarzı bilgiyi incelemeye çalıştım. İlki 15 yaşımda olmak üzere ve on sene aralıklarla üç defa Nutuk eserini okudum. Bundan gayem çocukluk-ergenlik ve olgunluk dönemlerimdeki farklı algılarımla onun hizmetlerini, duygularını, kaygılarını, vatan ve millet sevdasını, vizyonunu daha doğru anlayabilmekti.

Daha İlk okul da iken bile Gençliğe hitabesini ezbere okuyabiliyor ama tabiatı ile ne demek istediğini tam manası ile anlayamıyordum. Dahudi sesim ve hamasi tarzım dan olacak herhalde bütün okullarımda öğretmenlerimin ve arkadaşlarımın da talepleri doğrultusunda; 10 kasım larda , 18 mart larda ve 29 ekim lerde değişmez konuşmacı olarak kürsülerden hiç inemedim. Orta okul-lise çağlarımda edebiyat-felsefe-hukuk-sosyoloji konularına olan hevesim ve yatkınlığım tüm çevrem tarafından hissedilmiş ve bu yönde eğitim almam tavsiye edilmişti. Ancak onu anlamaya çalıştıkça hayranlığım ve ona benzemeye çalışma arzum her şeyin önüne geçmiş adeta bir tutkuya dönüşmüştü. Nitekim, tercihimi onun aldığı akademik eğitimi almak yönünde kullandım. İtiraf ediyorum; gönül dünyamda haddimi aştım ve hayranlığımın etkisine yenik düşerek onun gibi bir kurmay zekasına, gerektiğinde analitik ve gerektiğinde duygu yoğun düşünce-muhakeme sistematiğine sahip olmaya, her zaman ve her konuda sebep-sonuç ilişkisi kurabilmeye, uzun ufuklu öngörü niteliğini kazanmaya çaba sarf ettim. Kemalist olmakla Atatürkçü olmak arasında uzun yıllar gel git ler yaşadım.Biliyorum bu duygusal bir zaaf tı ama hiç pişman değilim bu ütopik gayretlerimden dolayı.

Değerli düşünürler, hoşgörünüze sığınarak kısaca ifade etmeye çalıştığım bireysel duygu ve düşüncelerimi şimdi bir kenara bırakıyorum ve bazı somut çevresel faktörlerden bahsetmek istiyorum.

Norveç dilinde Mustafa Kemal gibi düşünmek diye bir deyim varmış.Herhangi bir problem karşısında, çözümü imkânsız olduğu düşüncesiyle hemen kestirmeden teslim olma eğiliminde olan, ne yapıp edip bir çözüm üretmek için yaratıcılığını zorlama zahmetine katlanmak istemeyen ruh ve zihin tembeli kişilere söylenirmiş bu söz... Bu tip insanlara derhal, Hayır, yanılıyorsun, bu problemin mutlaka bir çözümü olmalı; biraz da Mustafa Kemal gibi düşün derlermiş. (Ref : Sayın Ümit Zileli- 10 Kasım 2011). Fransız genel kurmay başkanı bir ziyaretinde Atatürk’ün engin görüşlerinden ve tavsiyelerinden çok yararlandıklarını ve uyguladıklarını ifade etmiş ve Büyük Britanya kralı önünde saygı ile eğilmiştir. Keşke biz de, dağlara taşlara adını yazarak, tüm yurdu heykelleri ile donatarak, okulda-kışlada-devlet dairelerinde boy boy resimlerini sergileyerek, insani yönlerini gizleyerek, sözlerini motamot ezberleterek görsel manada onu yaşatabileceğimiz yanılgısına düşmeseydik de fikirlerini-düşüncelerini-heyecanlarını yeterince doğru anlayıp layiki ile hayatımıza katarak manevi anlamda onu yaşatabilmeyi becerebilseydik..!

Sevgili dostlar, yabancı basında dahil olmak üzere ölümünden 73 yıl sonra bile bu kadar yoğun bir şekilde hayatın içinde var olan ve anılan/tartışılan bir başka lider yoktur. Elimden geldiğince çağcıl teknolojiyi kullanarak yabancı basını da izlemeye çalışıyorum. İnanınız ; Amerika’da Martin Luther King ‘ten, Fransa’da Degaulle’den, İtalya’da Garibaldi’den, İngiltere’de Sir Amiral Nelson’dan bahsedene pek rastlamıyorum.. Diplomatik nezaketin çok ötesinde takdir ve hayranlıklarını ifade eden bir çok ünlü devlet adamının onunla ilgili değerlendirmeleri arşivlerde mevcuttur. Buraya sığdırmam olanaksız.

Balkanlar-Kafkasya ve orta doğu coğrafyasına yayılmış birbirlerinden çok farklı etnisite-inanç ve kültüre sahip tebaa nitelikli kitleleri tek bir ülkü etrafında birleştirip ayni topraklarda bir arada yaşabilecek şekilde etkilemiş ve bir ulus devlet inşaa etmiştir.

Netice olarak demek istediğim ;Fikirlerinin ve devrimlerinin bu gün bile küresel anlamda yaşanan sorunlara bir çözüm olabilecek düzeyde ve derinlikte olduğuna dair inancım tamdır. Kafatası milliyetçiliğini rededen, toprak milliyetçiliğini benimseyen, akıl ve bilimi referans gösteren, yurtta sulh cihanda sulh ilkesini yaratan bu adam gayet tabidir ki tanrı değildir tapılmaz. Ancak doğru anlaşıldığında saygı ve hayranlık duyulur, emeklerinin kadri bilinir ,gönüllerdeki itibarı gözbebeği gibi korunur.
Benim ömrümün sonuna kadar yapmaya çalışacağım gibi..

Saygılarımla

Serdar DURAT
Stratejist