Başbakan ve Cihet-i Askeriye Arasındaki Yakınlaşma

Değerli düşünür dostlarım,

Başbakan Erdoğan’ın Balyoz davası sanıklarından em.orgeneral Ergin Saygun’u ameliyat olduğu hastanede ziyaret etmesi, ailesine önce telefonla bilahare yüz yüze geçmiş olsun dileklerini iletmesi kamu oyunda büyük yankı uyandırdı. Gerek basın aracılığı ile ve gerekse sosyal medya üzerinden farklı kesimlerden taban tabana zıt görüşler ortaya atıldı ve değerlendirmeler yapıldı. Toplumun bir bölümü bu yaklaşımı timsah göz yaşları şeklinde nitelendirdi ve tabiri caizse günah çıkarmak amacına yönelik siyasi bir manevra olarak gördü, ‘’yüce’’ makamlardan bu kadar yeter talimatı geldiğini düşündü. Diğer bölümünde ise insani-vicdani bakımdan olumlu bir davranış
ve normalleşme yolunda atılmış önemli bir adım olarak nitelendirildi. Başbakan Erdoğan son günlerdeki açıklamaları ile uzun tutukluluk sürelerini eleştirmiş ve bu denli çok sayıda muvazzaf ve emekli askeri personelin kesin hüküm olmaksızın yıllardır cezaevlerinde bulundurulmalarının TSK nin komuta kontrol yapısını ve moral düzeyini olumsuz yönde etkileyeceğine dair endişelerini belirtmişti.

Böylelikle akıllara ve vicdanlara sığmayan bu ulusal trajedik sorunun çözümüne dair zemin oluşturmaya çalıştığı algısını yaratmıştı. Bahsekonu ifadelerinin samimiyetinin, güvenilirliğinin müteakip uygulamalarına bağlı olduğunu önceki köşe yazımda belirtmiştim.

Nitekim bu ay içinde özellikle Deniz ve Hava Kuvvetleri Komutanlıklarından alışılmadık bir şekilde çok sayıda istifalar olduğu, böyle giderse savaş gemilerimizi ve uçaklarımızı kullanacak, sevk ve idare edecek liyakat-ehliyet sahibi subay bulmakta sıkıntılar yaşanabileceği haberleri yayıldı.

Sevgili okurlar, öncelikle iki temel gerçeği ve tespiti sizlerle paylaşmak isterim. Bunlardan birincisi ;yolcu uçaklarımızı ve ticaret gemilerimizi yerli ve/veya yabancı kökenli sivil pilotlara ve kaptanlara emanet ederek işletebilir, ekonomik anlamda değer yaratabiliriz ancak ne F-16 larımızı ve ne de Fırkateynlerimizi- hücumbotlarımızı-denizaltı gemilerimizi uzun yıllar içinde yetişmiş, canları pahasına görev yapmaya hazır olan Türk subaylarından başka kimselerle donatıp milli
savunma gereklerimizi karşılayamayız. İkincisi ise kendi ordusu ile kavgalı bir Başbakan gerek ülkesinde,bölgesinde ve gerekse tüm dünyada asla tam anlamı ile inandırıcı olamaz.

Sanırım Sayın Erdoğan, bir şekilde ve birileri tarafından bu gerçeklikler konusunda ikna edilmiş olmalı. Ayrıca artık cihet-i askeriye marifeti ile ve anti-demokratik yöntemlerle iktidardan düşürülme kaygılarını aştığı da aşikar. Hal böyle iken yakında yerel ve akabinde genel seçimler-Cumhurbaşkanlığı seçimleri yapılacağı da nazarı dikkate alındığında artık askerle çatışmanın,TSK ni daha da fazla yıpratmanın mana ve ehemmiyeti, siyasi getirisi kalmamıştır. Zira bu asil millet her türlü manevi baskılara rağmen artık kahraman ordusuna sahip çıkmak ve yapılan haksızlıklara baş kaldırmak- müsebbiplerine hesap sormak aşamasına gelmiştir.

Böyle bir sosyal iklim kesinlikle AKP iktidarının isteyeceği bir şey değildir. Bu itibarla, Başbakanın farklı bir strateji ve yepyeni paradigmalar ile iç’te ve dış’ta sorun üreten değil sorun çözen, toplumu ayrıştıran değil birleştiren bir yönetim anlayışını ve uzlaşmacı bir lider profilini içselleştirdiği intibaını lanse etmeye çalıştığı gözlemlenmektedir.

Değerli düşünürler, demokratik olgunluğa erişmiş ve evrensel hukuk değerlerine bağlı ülkelerde yargı sistemleri adil,bağımsız ve tarafsız olmak zorundadır. Ülkemizde halen demokrasiye ilişkin noksanlar, arızi durumlar ne yazıktır ki vardır ve tabiatı ile yargı sistemine de yansımaktadır. Yargı erk’i çok uzun yıllardan beri farklı güç odaklarının nüfuz mücadelelerine sahne olmaktadır. Özellikle TSK mensuplarını hedef alan davalarda kamu vicdanı kesinlikle tatmin edilebilmiş değildir. Bahse konu tatminsizliğin başlıca nedenleri şunlardır.

-Savunma haklarının layiki ve usulü ciheti ile kullanılamamış olması, -İddianamelerdeki bilimsel olarak ispatlanmış maddi hataların mahkemeler tarafından kabul görmemesi,
-Gizli tanık uygulamalarındaki çelişkiler,
-Delil mahiyetindeki verilerin dijital nitelikteki üretilmiş ürünler olduklarına dair toplumda var olan yaygın kanaat,
-Kaçma ve delilleri karartma şüphesine istinaden tutuksuz yargılamaya rağbet edilmemesi,
-Sağlık sorunlarının tutukluluk halinin devamına engel görülmemesi.

Netice olarak ; Başbakan Erdoğan’ın cihet-i askeriye ile ilgili görece daha yakın duran açıklamaları ve Org.Saygun’u ziyareti her ne kadar anlamlı ve muhtemelen sürecin devamında etkili olabilse de asla yeterli değildir. Yıllardır acı çeken mağdur askeri personelin ve ailelerinin hayatlarından yitip giden yılları, incinen onurları, bozulan sağlıkları hiç bir şey asla geri getirmeyecektir. Bu insanların gönül dünyalarında aklanabilmenin, helallik almanın öyle bir kaç söz ve bir ziyaretle gerçekleşebilecek kadar kolay olmadığı inancındayım.

Her şeye rağmen kısmen de olsa yaraların sarılabilmesi ve toplumsal vicdanın ferahlaması isteniyorsa yargı reformu çalışmaları ivedilikle sonuçlandırılmalı, insan hakları ve evrensel hukuk değerleri muhafaza edilerek,uzun süreli tutukluluk hallerinin infaza dönüşmesine izin vermeden yargılama süreçleri hükme bağlanmalıdır.

Yaşadığımız şu günlerde milli bekamızı tehdit eden iç ve dış kaynaklı oluşumlar dikkate alındığında ülkemizin, ordusu ile barışık ve demokratik işbirliği içinde olan bir başbakana ve hükümete her zamankinden daha çok ihtiyacı vardır.

Saygılarımla

Serdar DURAT
Stratejist
11.02.2013