Batı İslam dünyasını nasıl geride bıraktı ?

Geriden gelen Batı’nın birkaç yüzyıl içinde nasıl İslam dünyasını geçip geride bıraktığı hakkında bugün yeterince bilgiye sahibiz. Batı’nın güçlenmesinin görünürdeki nedenleri Bilimsel Devrimler ve onu izleyen Sanayi Devrimi oldu.

Bunlar Aydınlanma adı verilen daha büyük bir devrimin parçalarıydı. Aydınlanmanın değişik tanımları yapılabilir ve farklı yönleri vurgulanabilir. Ama temelde aklın özgürleşmesi, dış otoritenin baskısından kurtulmasıdır.

Eleştirel aklın serbest kalmasıyla insanın yaratıcı gücünü bağlayan zincirler çözüldü, tarihte görülmemiş bir bilgi üretimi ve ivmesi artan bir değişim süreci başladı. Körü körüne itaat ve otoriteden kuşku duymak, görüş ayrılıklarına karşı hoşgörü gibi değerler üzerine kurulu bir kültür doğdu.

Söz konusu olan sadece bilim ve sanayide değil; siyaset felsefesi, ahlak, ekonomi, kurumlar, yönetim dahil genel bir dönüşüm süreciydi.  Batı’daki büyük değişimi İslam dünyası içinde ilk hissedenlerden biri 1600’lerin ikinci yarısında Viyana veya Buda’da savaş meydanlarında ağır yenilgiler alan Osmanlılar oldu.

 * * *

İlk altı yüzyıllık klasik döneminde İslam, bilim ve beşeri faaliyetlerin diğer pek çok alanında Batı’nın önündeydi. Kurtuba (Cordoba), Bağdat, Buhara gibi İslam kentleri küresel uygarlığının önde gelen kültür merkezleriydi.

İnsanlığa yaptığı büyük katkılarla bilinen isimleri burada tekrar etmeyeceğim. Ama 1200’lerden itibaren o katkılar hız kesti, İslam dünyası durağan bir döneme girdi. Modern tarihçiliğin ve sosyolojinin öncüsü son büyük düşünürlerden İbn Haldun’un ölüm tarihi 1406, İslam düşüncesinde çoraklık döneminin başlangıç işareti gibidir.

İslam teolojisi (kelam) Allah bilgisine nasıl ulaşılacağı, Allah’ın mekanı (gökyüzünde bulunduğu yer), Allah her şeye kadir ise kötülük niçin var (teodise), Allah’ın fiillerinin amacı var mı, insan özgür iradeye sahip mi gibi pek çok soyut konuyu tartışır. Spekülatif düşünce alanına giren bu tartışmaların benzeri Hıristiyan geleneğinde de vardır.

İslam kelamı günümüze kadar gelen önemli sonuçlar doğurdu. Ancak kimlerin haklı çıktığından çok tartışan tarafların düşüncelerini kanıtlamak için kullandığı yöntemler, yani bilgiye ulaşmak için kullanılan yöntemler önemli oldu.

İslam’ın klasik döneminde akılcı Mutezile Okulu güçlüydü. Mutezile kelamının son temsilcilerinden Kadı Abdülcebbar (ö. 1024), düşüncelerini savunurken kullandığı dört kanıt arasında en başta akli kanıta (hüccet el-akl) yer verir (Kitab el-Usul el-Hamse veya Kelamın Beş Temeli Kitabı). Akıl, bilgiye ulaşmada bağımsız bir yere sahiptir.

Ama Mutezile’ye karşı el-Eşari’nin (ö. 936) öncülük ettiği ve öğrencilerinin geliştirdiği kelam İslam düşüncesinde kazanan taraf oldu; akıl, vahiy yoluyla gelen (nakli) bilginin altında ve onu doğrulamak için kullanılan konuma indirgendi. Daha çok Türkler ve İranlılar arasında yayılan Maturidi’nin (ö. 944) başlattığı gelenek akılcılığa biraz daha yakın dursa da, Eşariye sınırları içinde kaldı, Mutezile’nin etkisi zamanla ehemmiyetsiz düzeye indi.

Diğer uçta Ahmed b. Hanbel’in (ö. 855) başlattığı okul vardır. Kutsal metinlerin anlam değil sözel (lafzi) ve yorumlarını tek bilgi kaynağı kabul eden Hanbeli kelamında akıl tamamen dışta bırakılır. Bunun anlamı elbette aklın varlığının inkarı değildir. Mesela Hanbeli geleneğin en üretken ve etkili isimlerinden İbn Teymiyye’ye (ö. 1225) göre akıl elbette vardır ama akli bilginin ilahi vahiy bilgisiyle çelişmesi asla mümkün değildir.

İslam hukuku (fıkıh) da benzer gelişmeler yaşadı. Klasik dönemde görülen çeşitlilik ve değişik yaklaşımlar içinde akıl yolunu ön plana çıkaran Ehl-i Rey gibi örnekler vardı. Fıkhın Babası olarak adlandırılan İmam Şafi’nin (ö. 820) herhalde en önemli katkısı, Hz. Muhammed’in sözlerini ve fiillerini (hadisler) ilahi iradenin bir parçası ve Kuran’a yakın, onu tamamlayan bir otorite kaynağı olarak tanıması oldu.

Şafi’nin yorumunun genel kabul görmesinin ardından, Hz. Muhammed’in ölümü üzerinden 200 yıldan fazla süre geçtikten sonra ve 9. yüzyılın ikinci yarısından itibaren hadislerin yoğun olarak toplanması başladı. Hukukçuların gayretlerinin odağını hadisler oluşturdu.

Şafi’nin bir başka önemli katkısı geliştirdiği fıkıh usulüdür. Birincil kaynak Kuran ve Hadis, ikinci derecedeki kaynak akıl yürütmeye dayanan ama sıkı kurallara bağlanmış icma ve kıyas oldu. İlahi vahiy kaynaklı bilginin kapsadığı alanının genişlemesiyle hukukta bağımsız alan giderek daraldı. Sünni mezhepler Şafi’nin yorumu altında toplanırken Hanbeli okul icma ve kıyası da ret etti.

Yabancı bir gözlemciye göre böylece İslam hukuku ölü katılığına (rigor mortis) yaklaşan bir komaya girdi.  

Hukuku devlet yapar. Ama yukarıda özetlediğimiz yoruma göre hukuk, devletten önce vardır ve tarihten bağımsızdır. Herhangi bir zamanda ortaya çıkan bir devletin, kendinden önce var olan hukuku uygulaması yeterli olacaktır.

Böyle bir hukuk anlayışının zaman içinde tıkanması kaçınılmazdı. Öyle oldu, İslam ülkelerinin hemen hepsi zaman içinde Batı’dan sadece makineler değil hukuk da ithal etmek zorunda kaldı. Osmanlı Batı’dan hukuk almaya Tanzimat’la başladı, Cumhuriyet devam etti. Mısır o konuda Türkiye’den ileri gitti, büyük ölçüde Fransız hukukunu aldı. Lübnan, Suriye, Libya, Sudan, Endonezya, Fas, vs. dahil pek çok İslam ülkesi değişen zaman ve ölçülerde Batı’dan hukuk alma yoluna gitti. Bildiğim kadar başlıca istisna, Hanbeli geleneğin hüküm sürdüğü Arap Yarımadası’dır.

Hayati bir husus, yukarıda kısaca değindiğimiz tarihi gelişmeler sırasında din ve siyaset öylesine iç içe geçmişti ki, neyin İslam düşüncesi neyin siyasi mücadele olduğunu ayırmak mümkün değildi.

Kapsamlı ve derin konuları kısa bir metin içinde özetlemek zordur. Geçtiğimiz ay yayınlanan “Müslüman Zihnini Yeniden Açmak – Akla, Özgürlüğe ve Hoşgörüye Dönüş” başlıklı çalışmasında Mustafa Akyol, burada ele aldığımız konuları ve daha fazlasını başarıyla inceliyor. Mesela “Aklımızı Nasıl Kaybettik” bölümünde tarihi süreci daha ayrıntılı anlatmış. Umarım yakında Türkçe’ye çevrilir.

* * *

İslam ülkeleri, yaşadıkları büyük krizden çıkış yolunu öncelikle kendi içinde aramalı. Sorunların ana kaynağı dışarda, mesela Batı emperyalizmi değildir. Bunun en güçlü kanıtı hiçbir zaman emperyalizmin boyunduruğu altına girmemiş Osmanlı ve Türklerin tarihidir.

Ancak tarih tek tür değildir. Araplar için emperyalizm, kendi özgün gelişmesini şiddetle çarpıtan bir etki doğurdu. Napolyon’un kısa ve başarısız Mısır işgalini saymazsak, Arap dünyasının Batı emperyalizmiyle tanışması Fransa’nın 1830’da Cezayir’i işgaliyle başladı ve 132 yıl boyunca acımasızca sürdü. Daha sonra Mağrip ve Maşrık dahil tüm Arap coğrafyasında, bugün dahi devam eden Batı’nın çarpık müdahalelerinden (işgal, savaş, darbe, vs.) nasibini almayan tek bir Arap ülkesi kalmadı.

Farklı düşünenlerin katledilmesini, aile ve mallarına el koyulmasını öneren Muhammed b. Abdülvehhap (ö. 1792), Hanbeli ve İbn Teymiyye geleneğinin günümüzde en etkili siyasi sonuçlar doğuran mirasçısıdır. Vehhabilik 1932’de Suudi Arabistan’ın kurulmasıyla resmi devlet ideolojisine dönüştü, 1970’lerde petrol fiyatlarının fırlamasıyla muazzam maddi olanaklara kavuştu. Amerika 1980’lerde büyük parasal ve askeri destek sağladığı Vehhabi militanları Sovyet işgaline karşı savaş alanına sürdü, onları dünya siyasetinin önemli bir oyuncusu yaptı.

Bugün İslam dünyasındaki krizin bir parçası olan El Kaide çizgisindeki hunharca şiddet eğilimi taşıyan yapılar Arapların modernleşmedeki başarısızlığının, Batı’nın Arap dünyasına çarpık müdahalelerinin ve Vehhabi ideolojinin ortak ürünüdür.

İslam ülkeleri çetin bir meydan okumayla karşı karşıya. Çünkü yaşadıkları krizi aşabilmek için 500 yıl daha zaman yok. Yazının başında insan aklının özgürleşmesiyle ivmesi artan bir değişim sürecinin başladığına işaret ettik. Gelecek 100 yılda değişim büyük olasılıkla geçmiş 500 yılda yaşanandan daha büyük olacak.

İşin şakası yok. Baş döndürücü değişime ayak uyduramayanlar Batı veya Doğu’daki başka güçlerin yeni sömürgeleri veya yeni köleleri olabilir. Helak olabilirler.

Kaynak: HalukÖzdalga.com

Diğer Yazıları