Bedri Baykam’a Bıçak!

Bedri Baykam sanat yapıtlarıyla olduğu kadar siyasal anlamda da sözü olan bir sanatçı.

Kars’taki heykele “ucube” denilerek yıktırılmak istenmesini gönlüne sindiremiyor; dostlarıyla bir basın toplantısı düzenliyor.

Belli ki, “süs bitkisi” olarak kalmayıp, toprağa tohum olacaklar: İstanbul’da ses verip, Kars’ta eyleme duracaklar…

Fakat bir “mola” bir “es” beliriyor; Türkiye’deki tehlikeli tırmanışla bilenen o kör bıçak Baykam’a ve asistanına saplanıyor.

Bıçak sanata, bıçak söze vuruyor…

Yaralanan kızcağız avluda kıvranıyor, Bedri Bey’den “arabalar kaçıyor”, sonunda bir ticari ‘ambulans oluyor’; hastaneye taşınıyor, ameliyata alınıyorlar…

Tablo, bu!

Sanata sevgisizlik, düşünceye saygısızlık, farklı olana tahammülsüzlük, neyin bileşimidir?

Bu yıkıcılık, yok edicilik, bu giderek körlenen toplumsal refleks, nelerin sonucudur?

Levent Kırca, Tarık Akan, Edip Akbayram’lar, popüler sanat ile rekabet halindeler... “Akademiye” önem veren Müjdat Gezen gibi, toplumun seçici algısının -elbette kendisi de değerli bir sanatçı olan- İbrahim Tatlıses ekolü lehine geliştiğinin farkındalar…

Heykeltıraşların adeta “traşlandığı”, modern sanat formlarının yabancılaşmaya karşılık geldiği, bale ve tiyatro mekanlarının küçüldüğü bir ortamı yaşıyorlar… Bir sahnenin yarı çapında, yetmiş milyondan yüz milyona giden bir ülkede, Gülhane Parkında, mesela birer “ceviz ağacı” gibi yaşıyorlar aslında…

Peki değişik meyvelerinden yararlanmak varken, ağacı taşlamak niye?..

Devletin bir dönemler çağdaş sanat dallarına daha çok yatırım yaptığı, tüketimi kolaydan sanat dallarınaysa mesafeli durduğu doğru olabilir, ama kitapların ve aydınların yakıldığı dönemler değildir onlar ve kaldı ki sonrasında kentleşme sürecinde toplum kendisi bir tür “dengeye” kavuşturmuş; operasını da arabeskini de dinleye gelmiştir…

Kaldı ki, toplum beğenisi çeşitlidir ve bu anlamda döngü, olağan sayılabilir ama eğer bu süreçte, siyasetin sanat dallarına karşı seçiciliği etkiliyse, üstelik, telif haklarının tam oturmadığı bir çevrimde, ticari kaygılar üzerinden kimi medyanın kayırmacılığı o süreçte belirleyiciyse; işte bu çok sakıncalıdır.

Buna karşılık, “Bedrilerin sanatı” da, söz söylemek istiyor… Onun dallarına konan gençler, yokluklar içinde üretiyor… Sanat, hele ki ‘çağdaş / toplumcu sanat’, fabrikadan veya yerel meclis salonlarından daha az değerli sayılmak istemiyor... Eleştiri hakkını kullanmak, demokrasiye çiçek sunmak istiyor...

Ve değimli ki, tüm bileşenleri ve türleriyle sanat; sıradanlaşırsa kendi ağırlığının altında ezilir, siyasal ya da ekonomik gücün anaforuna girdiği oranda işlevsizleşir... Kralların soytarısı, sultanların dalkavuğu haline gelir; içi boşalır, halktan kopar, dünyadan uzaklaşır...

İşte biraz o nedenle de, doğası gereği kendi kendine bile “muhalif”tir ve o karşıtlığıyla bazen bir replikte, bazen bir hicivle, bazen bir nakaratla, eleştirdiklerine bile katkı yapar.

Yunus’un, Mevlana’nın, Hacı Bektaş’ın insancıllıkla yonttuğu, reformlar ve devrimlerin kadın-erkek eşitliğiyle yoğurduğu, gelenekleri barışçıl bu topraklar sanatın bütün güzelliği ve özgürlüğüyle yaşaması / yaşanması / yaşatılması, gereken topraklardır.