Bugün Benim ''Ölüm'' Günüm...

Türkiye yaza hazırlanıyordu...

Özellikle de gençler...

Kızlı erkekli yazlık bölgelere akın edecek, geçmişte kalan kışın, derslerin yorgunluğunu üzerlerinden atmaya çalışacaklardı...

Bir gözleri de Gezi Parkı’ndaki canları gibi sevdikleri ağaçlardaydı...

***

On yıl süreyle üzerlerine karabasan gibi çöken muhafazakar/baskıcı iktidar, her geçen gün daraltmıştı yaşam alanlarını...

Genç, güzel, doğal olan ne varsa alınmıştı ellerinden...

Mesela, şöyle Boğaziçi’nde bir parkta kızlı erkekli oturup ahbaplık etmeye kalktıklarında “ahlak bekçileri” biter olmuştu tepelerinde!

Hatırlamakta zorluk çekiyorsanız, açın bakın geçmiş tarihli gazetelere...

Binlerce örnek göreceksiniz...

***

Herhalde ve mümkünse “Anadolu’nun görece nefes alınabilen batı sahillerinde gönüllerince bir tatil yapmanın” hayali kuruyor olmalıydılar, o Haziran’ın başında gençler...

Bir gözleri de Gezi Parkı’ndaki canları gibi sevdikleri ağaçlardaydı...

***

27 Mayıs 2013’ten itibaren diken üstündeydi çocuklar...

İş makinelerinin Gezi Parkı’na girmesine karşı durmuşlar, orantısız şiddete hedef olmuşlardı.

Vazgeçmemişlerdi tabii!

Gezi Parkı’ndaki üç-beş ağaçtan vazgeçmelerinin, bütün geleceklerini kaybetmek olacağının gayet iyi farkındaydılar...

***

Haziran Direnişi, gençlerin hayalini kurdukları o yaz “tatil”in adı oldu...

Okullar bitmişti bitmesine ama sırt çantaları Ege’ye, Akdeniz’e gitmek üzere doldurulmamıştı bu kez.

İstikamet şehrin/şehirlerin merkeziydi...

O yazı feda edebilirlerdi ama geleceklerinin kararmasına izin veremezlerdi!

Ali İsmail Korkmaz’da onlarla birlikteydi, ne önde ne arkadaydı...

(Bkz. Yazının sonundaki Nazım Hikmet’in Sıra Neferi isimli şiiri.)

***

Eğer gelecekte güzel, mutlu, anlamlı tatiller yapmak istiyorlarsa, Gezi Parkı’ndaki üç-beş ağacın peşini bırakmamalıydılar...

Ve ülkenin bütün parklarındaki ağaçların, dağlarındaki suların peşini de...

Onlar, yüzler, binler, milyonlar oldu...

Kitapları, türküleri, bayraklarıyla gelmişler, dalga dalga aydınlık olmuşlardı...

(Bkz. yazının sonundaki Nazım Hikmet’e ait Hürriyet Kavgası isimli şiir.)

***

Kavga gerçekten faşizme karşıydı ve dört dörtlük bir hürriyet kavgasıydı...

Ülkenin adalet mekanizması, güvenlik güçleri, medyası kayıtsız şartsız teslim alınmıştı...

Hatırlayın o günlerin gazetelerinin, televizyonlarının üzerlerine nasıl da ölü toprağı serpildiğini...

Polisin, yargının durumunu...

***

Bugün 10 Temmuz. Benim doğum günüm.

10 Temmuz 1955 tarihinde doğdum.

Tam da Ali İsmail’in öldüğü gün!

O gün, yaşasaydım, 58 yaşına girecektim...

***

Söyleyin bana, Ali İsmail Korkmaz’ın öldüğü gün yaşanır mı?

19 yaşında, pırıl pırıl bir genç, faşist zorbaların tekmeleriyle can verirken insan bir yaş daha yaşlanır mı?  

Kim o gün, o saat, o dakika, o saniye Ali İsmail Korkmaz’la birlikte ölmez?

***

Ve dahi, kafasına tekmeyle vurulan, beyni ayakkabı topuğuyla ezilmeye çalışılan,  Ali İsmail Korkmaz mıdır sadece?

Bir ülkenin geleceği, umudu değil midir?

Nasıl razı gelinir bu vahşete, dehşete, kine, kana, gözyaşına?

***

Türkiye toplumu da razı gelmedi sonunda işte!

Gelmediğini gösterdi de!

***

Ama “onlar”, tam da kendilerinden beklendiği gibi, razı da geldiler, beterini de yaptılar...

Mesela Eskişehir Valisi, emriyle hareket eden güvenlik kuvvetlerinin suçlarını örtbas etmek için “Polislerimiz yapmamıştır, bunlar birbirlerini dövmüşler ve polisin üzerine atmışlardır” dedi.

Yargılama süreci hepimizin gözünün önünde gerçekleşti...

Dava Eskişehir’de gördürülmedi.

Kanıtlar yok edilmeye çalışıldı.

Bin bir entrika kumpas döndürüldü tüm hukuk sürecinde...

***

Ardından İç Güvenlik Yasası değiştirildi...

Başbakan “Artık sokağa çıkın da görün bakalım” dedi...

***

Cumhurbaşkanı Şanlı Haziran Direnişi’nin adını  “Darbe” koydu...

***

Tabii ki Ali İsmail Korkmaz canını kaybettiğiyle kalmadı...

Tersine, şanlı bir bayrak oldu!

Tıpkı koca usta Nazım’ın dediği gibiydi...

“silkinip kalkmıştı kabrinden, ve elinde bir güneş gibi taşıyıp yarasını, yıkmıştı Şahmeran’ın mağarasını”

Koca bir toplumun önüne düşmüştü, 10 Temmuz günü son nefesini verirken Ali İsmail Korkmaz...

Can suyu olmuştu ülkesine...

***

Mesela bana, Pisagor Tepkisi adını koyduğum, Gezi Direnişi’ni konu alan kitabımı yazdırmıştı...

Kitabımı ona ve tıpkı onun gibi, faşizme karşı mücadele eden öteki Şanlı Haziran Direniş’i şehitlerine adamıştım...

Analarının ak sütü gibi helal olsun!

Çok ama çok daha fazlasını hak ediyorlar.

***

Ali İsmail Korkmaz da, tıpkı Abdullah Cömert, Ethem Sarısülük, Mehmet Ayvalıtaş ve ötekiler gibi  “bir dert anlayan” olmuş, Deniz ağabeyi misali, düşmüştü koca bir toplumun önüne...

Aşk olsun!

(Bkz. yazının sonunda, Can Yücel’in Mare Nostrum isimli şiiri.)

***

Ve o kocaman ama lagar toplum, onun/onların sayesinde şöyle bir silkinmiş “Gayrık yeter!” demişti sonunda...

(Bkz. yazının sonunda, Nazım Hikmet’e ait Türk Köylüsü isimli şiir.)

***

Bakmayın siz, 7 Haziran 2015’de sandıklardan çıkan seçim sonuçlarına filan...

On üç yıl süren karanlığı yenen ve iki yıl sonra sandıkta da yenilmesine yol açan, işte o Şanlı Haziran Direnişi’nin çaktırdığı kıvılcım, yaktığı ateş oldu...

Ali İsmail Korkmaz oldu...

***

10 Temmuz’da hayatını kaybeden Ali İsmail Korkmaz’ın hatırasının önünde bir kez daha saygıyla eğiliyorum.

..................................

SIRADAKİNİN ÖLÜMÜ

O, ne önde
ne arkada
sırada
sıramızdaydı...

Ve yanındakinin kanlı başı onun omuzuna eğilince
ona sıra gelince
sayısını saydı...

Söz istemez
Yaşlı göz istemez.
Çelenk melenk lâzım değil..

SUSUN.
SIRA NEFERİ UYUSUN...

HÜRRİYET KAVGASI

Yine kitapları, türküleri, bayraklarıyla geldiler,
dalga dalga aydınlık oldular,
yürüdüler karanlığın üstüne.
Meydanları zaptettiler yine.
            Beyazıt'ta şehit düşen
            silkinip kalktı kabrinden,
            ve elinde bir güneş gibi taşıyıp yarasını
            yıktı Şahmeran'ın mağarasını.

Daha gün o gün değil, derlenip dürülmesin bayraklar.
Dinleyin, duyduğunuz çakalların ulumasıdır.
Safları sıklaştırın çocuklar,
bu kavga faşizme karşı, bu kavga hürriyet kavgasıdır.

MARE NOSTRUM

En uzun koşuysa elbet Türkiyede de Devrim,
O, onun en güzel yüz metresini koştu
En sekmez lüverin namlusundan fırlayarak...
En hızlısıydı hepimizin,
En önce göğüsledi ipi...
Acıyorsam sana anam avradım olsun,
Ama aşk olsun sana çocuk, aşk olsun!

TÜRK KÖYLÜSÜ

Topraktan öğrenip
                      kitapsız bilendir.
Hoca Nasreddin gibi ağlayan
                       Bayburtlu Zihni gibi gülendir.
Ferhad'dır
               Kerem'dir
                               ve Keloğlan'dır.

Yol görünür onun garip serine,
analar, babalar umudu keser,
kahbe felek ona eder oyunu.
Çarşambayı sel alır,
bir yâr sever
                   el alır,
kanadı kırılır
                   çöllerde kalır,
ölmeden mezara koyarlar onu.

O, «Yûnusû biçâredir
       baştan ayağa yâredir,»
ağu içer su yerine.
Fakat bir kerre bir derd anlayan düşmeyegörsün önlerine
ve bir kerre vakterişip :

                                «—Gayrık yeter!...»
                                                           demesinler.

Ve bir kerre dediler mi :
«İsrafil surunu urur
           mahlukat yerinden durur»,
toprağın nabzı başlar
                              onun nabızlarında atmağa.
Ne kendi nefsini korur,
                              ne düşmanı kayırır,
«Dağları yırtıp ayırır,
  kayaları kesip yol eyler âbıhayat akıtmağa...»