ETA

Çekler ve Slovaklar barış içinde ayrıldı. Balkanlar, kanla.

Belçika’da Valonlar ile Flamanların ayrılacaklarından söz ediliyor.

İtalya’nın Kuzeyinden de “ayrılık” sesleri duyuldu.

Öte yanda, Almanya “birleşti”. Hong Kong Çin’e katıldı ama özgün statüsü sürüyor.

İskoçya, iki yıl sonra bağımsızlığı oylayacak… İrlanda şimdilik duruldu.

O arada Afrika’da, Sudan’da yeni bir devlet (Güney Sudan) kuruldu.

Bu öykülerin her biri, doğal olarak, farklı nedenlere dayanıyor…

Kimi tarihsel, etnik, kimi stratejik, kimi de ekonomik, nedenler…

En son söyleyeceğimi en başta diyeyim: Bizde, Türk-Kürt ayrılığının hiçbir temeli yoktur.

Bir diğerinden ayrılamayacak kadar iç içe geçmiş bu iki unsur bir diğeri olmadan olamaz.

Gerçekten tüm zorluklara ve “kışkırtmalara” karşın, araştırmalar da tarihi teyit etmektedir.

Gelelim bu günkü konumuza; İspanya’da BASK Özerk Parlamentosu’nun son kararına:

Erken seçimleri izleyerek, 25 Kasım’da, tam bağımsızlığı halk oylamasına götüreceklermiş.

2005’te olduğu gibi İspanya Parlamentosu’nun bunu engelleyecek yasal dayanakları var.

Fakat bu bir yana, mali krizlerle boğuşan İspanya’da, bu karar bile, büyük tepki doğurmuş.

Değimli ki, ETA terörü İspanya’ya uzun yıllar büyük acılar yaşattı…

Sonunda halk bir araya geldi ve eylemli şekilde, “capcanlı referandumlar” yaptı:

2011 itibariyle, ayrılıkçılığın silahını elinden aldı, terörü siyaset değil, halk gömdü!

1959’da Franco’ya karşı kurulan ETA, 68’den beri, ülkenin kuzeydoğusu ile Fransa’nın güneybatısındaki Bask diye tanımlanan bölgede bağımsız bir devlet kurmayı hedef almıştı.

“Bizdeki” bölücü örgütle karşılaştırıldığında “evrim süreçleri” bir anlamda tersine gelişti: ETA önce kültürel haklardan başladı… Elbet PKK gibi, o da pragmatikti…

Ne ki, bölücü terörünün yasası hükmünü yine icra etti: 1979’da uğruna “kan içilen” “bölgeye” özerklik verilmesine karşılık, ETA; durulmak bir yana; tam bağımsızlık için silaha daha da sarıldı…

O arada BATASUNA diye bilinen örgütün siyasi kanadı da (bir de siyasi kanadı var, bu işleyiş tanıdık geldi değil mi?) seçimlerde bölge oylarının % 20’sine yakınını toplar oldu.

Burada bir parantez açarak, İspanya’nın kuzeydoğusu ile Türkiye’nin güneydoğusunu siyasetin nesnel olguları, seçimler bağlamında ve verili koşullarda, karşılaştırabilir miyiz?..

Orada, (Barcelona hinterlandında!) bölgeci bir siyasal partinin; bölücü terör örgütüyle organik bağına, ülke genelinde duyulan ve bölge halkına da kısmen sirayet eden “tepki” nedeniyle, alabileceğinden daha az oy topladığı, söylenebilir…

Burada, bölücü terör örgütüyle organik ilişkisinde, neredeyse hiçbir söz hakkı bulunmayan bölgeci siyasetin; ‘güvenliği sağlanamayan seçmenlerden’, alabileceğinden çok daha fazla oy topladığı, düşünülebilir…

Öyle de böyle de olsa, terör ile siyasetin paylaştıkları yatakta genel siyasetin kaçınılmaz olarak kirleneceği, terörün, nihai hedefini (bölünmeyi) -geçici olarak kabullendiği hukuk sürecinin kendisine sağlayacağı temsil olanaklarıyla- değiştirmeyeceği, çok açıktır.

Kaldı ki, bu türden “birlikteliklerde” “ilke” de aranmaz, en basit bir örneği de bu öyküdedir; BATASUNA milliyetçi, ETA Marksist bir örgüttür. İlke yoksa, dürüstlük de beklenmez…

Gerçekten ETA, 1998’de “ateşkes” ilan etti. 1999’da bozdu. 2003’te “ölü numarası” yaptı. 2006 yılında, 24 Mart’ta ilan ettiği “perhizi”, 30 Aralık’ta Madrid havaalanında bozdu. 5 Eylül 2010’da silahsız “mücadele” ve ardından 20 Ekim 2011’de “ateşkes” ilan etti...

Ne bu sözü tutardı ne de Hükümetin dediği gibi kendini resmen fesih ederdi (halen açıklamış mı o da net değil) ama, halk durma el koydu!.. İspanya Halkı, yukarıda vurguladığım ve tıpkı İtalya’da mafyaya karşı milyonların yürüdüğü gibi, ülkesindeki belaya en büyük tokadı vurdu.

İşte bu değişmez gerçeklik budur: Bir ülkedeki terörle savaşımda (elbette halka güven veren güvenlik gücünün önemi büyüktür ama) en güvenilir etken ulusun iç dinamiği ve halkın ta kendisidir. Kaldı ki, ETA’da, (PKK gibi) ABD’nin “terör örgütü” listesindeydi ancak ne bu durum, ne çok daha güvenilir hiçbir dayanışma; İspanya’da 850’den fazla cinayeti, bir dolu sabotajı engelleyememiştir.

Terör konusunda olsun, ekonomik saiklere veya sosyal-psikolojik reflekslere dayalı olsun, bölünmeyi de, ayrışmayı da, nefreti de aşacak olan, bizzat halktır.

İçinde bulunduğumuz koşullar, mikro milliyetçiliğin, ayrılıkçılığın körüklendiği, geniş kitlelerin çaresizliklerinin manipüle edildiği, enerji başta ekonomik kaynakların sömürüsü için, savaş ve çatışmaların kışkırtıldığı, silah rantının tavan yaptığı bir devranın, koşullarıdır.

Böyle bir devranda, devlette birlik, ülkede bütünlük, toplumda dirlik için, demokrasinin ilerlemesine, ekonominin gelişmesine, kültürel yaşamın zenginleşmesine, alabildiğine önem verilmeli;

Toplumun güvenliğinden ödün vermeden, devleti “güçlendirmenin” yolunun halkı, geliriyle, geçimiyle, insan hakları açısından, güçlendirmekten geçtiği benimsenerek, ilerlenmelidir.