Genç Nüfus: "Fırsat mı, Fırtına mı?"

Güncelleme:

Geçen gün bir telefon aldım. 

13. Kitabımı kutlamak nezaketini gösteren Sayın Osman Pamukoğluile doğal olarak ülke ve dünya sorunlarını da paylaştık.

Her zamanki bilgeliği ile "Türkiye nüfusunun yüzde altmış beşinin otuz beş yaş altında oluştuğunu, genç nüfusun eğitim ve istihdam sorunlarının başlıca ulusal sorunlar olduğunu" söyledi.

Haklıydı... Aynı sorun bir büyük ölçüde Dünya için de geçerliydi...

Gençlerin sisteme katılmaları, hatta daha iyi bir sistem kurmak için fırsat bulmaları, küresel bir sorun.

Ve bu olgu bağlamında "dünya çalışıyor"!

Gerçekte Dünya, tarihinin en kritik eşiklerinden birine doğru ilerliyor. 

Önümüzdeki yıllarda yüz milyonlarca genç insan iş gücüne katılacak. Katılmak zorunda!!

Bizim sorumluluğumuz da bu noktada artıyor: Göçlerin ve savaşların dünyasında gençleri perişan mı edeceğiz; yoksa herkes için olabildiğince insancıl bir düzen mi kuracağız?

Hızla artan genç nüfus, ilk bakışta ve bu ve birçok bağlamda büyük bir fırsat gibi görünebilir. 

Ancak gerçekte bu, doğru yönetilmediği takdirde devasa bir ekonomik ve sosyal krize dönüşebilecek potansiyel bir kırılma noktasıdır.

O kadar öyledir ki, Dünya Bankası’nın analizleri de açık bir gerçeği ortaya koyuyor: 

"Demografik büyüme" tek başına ve mutlak anlamda refah getirmez! 

Yani "doğur bırak" artık kalkınma veya asker toplama açısından katıksız bir avantaj değildir.

Aksine, artan nüfus ve gençlerin oranı; işler yanlış yönetildiğinde işsizlik, göç ve toplumsal huzursuzluk üretir. 

Dünya Bankası çevrelerinin tespiti budur ve ben bunu 2000 yıllarında CHP yönetiminin Bilim YK platformu başkanlığına atadığı ve bir buçuk yıla yakın platform koordinatörü olarak birlikte çalışma olanağı bulduğum Sayın Kemal Derviş'ten de defalarca duymuş ve karşılıklı değerlendirme olanağı bulmuştum.

Bugün de meselenin özü özeti aynıdır: mesele nüfustan önce sistemdir.

Uzun yıllar boyunca birçok ülke, ekonomik büyümeyi kamu harcamalarıyla desteklemeye çalıştı. 

Devlet yatırımları, teşvikler, sübvansiyonlar… 

Ancak artık gerçek çok net: Devletin tek başına iş yaratma kapasitesi sınırlı. 

Bakın burada tekrar anımsatmama izin verin; ben kamucu ve devlet yatırım öncülüğü olan bir ekonominin işlevselliğinden yanayım; dün de bugün de bu noktada kararlıyım...

Ancak bir başka olgu var ve günümüzde bütçeler daralmış, borç yükleri artmış, küresel rekabet sertleşmiştir. 

Bu noktaya da devletçiler değil özelciler ve özelcilerden çok ultra liberal enternasyoneller getirmiştir.

Acımasız Rekabet anaforunda ekonominin görünmeyen ama en belirleyici unsuru olan "güven unsuru" iki misli yaşamsal hale gelmiştir. 

Genç nüfus dahil, emeklilerimizin de, bütün toplumun da ihtiyacı yatırımdır ve paranın milliyeti olmadığı gibi, yatırımın da kamudan mı özel sektörden mi hatta benim deyimimle 3.sektör olan halk sektöründen mi geldiğinin önemi yoktur.

Biz niteliğine bakmasak bile Yatırımcı şuna bakar

*Kurallar net mi? 

*Vergi sistemi öngörülebilir mi? 

*Hukuk işliyor mu? *Yarın sürpriz bir düzenleme gelir mi? 

Eğer bu soruların cevabı "belirsizse", ilk kaçan ilk kaçınan özel sektör ve yabancı doğrudan yatırımlar olur, onlarla birlikte ulusal kamusal sermaye bile rölantide durur; hayat askıda bekler. 

Bekleyen sermaye iş üretmez! 

İşte bu noktada en kritik gerçek ortaya çıkar: Para yokluğu değil, güven eksikliği işsizliği üretir.

Ekonomi cepten yer; gencin ve halkın cebi delinir!

Öte yandan sağlıklı bir ekonomi üç temel sütun üzerine oturur... 

Birincisi altyapıdır; yol, enerji, eğitim ve dijital sistemler olmadan üretim olmaz. 

İkincisi insan kaynağıdır; eğitimli ve becerili bireyler olmadan büyüme sürdürülemez. 

Ancak asıl farkı yaratan üçüncü sütundur: Kurallar!!

Orada burada adil bir sistem yoksa, diğer tüm unsurlar yetersiz kalır. 

Özellikle nazlı yatırımcı şunu bilmek ister: Bu oyunun kuralları sabit mi? 

Eğer cevap "evet" ise yatırım gelir. Eğer belirsizse yatırım bekler. Eğer "hayır" ise yatırım başka ülkeye gider.

Şimdi bu şablon ile bakalım: Son on yıldır ülkemize gönlümüz ve kalkınma ereğimizce tatmin ve teskin edici oranda yatırım girmiş midir, yoksa, bizim yatırımlarımız ve burada üretilen servetimiz bağlamında yüz milyonlarca dolar parasal tutar yurt dışına mı hicret yani göç etmiştir? (ricat etmiş; yani kaçmış mıdır!)

Yanıt bellidir; yazımız devam etmelidir;

Genç nüfusun fazla olması tek başına avantaj değildir. 

Eğer iş yoksa, gelir yoksa ve gelecek umudu zayıfsa, bu kitle bir fırsat değil, baskı unsuru haline gelir. 

Sonuçlar kaçınılmazdır: Beyin göçü artar, kayıt dışı ekonomi büyür, toplumsal gerilim yükselir...

Bugün birçok ülkenin ve kısmen Türkiye'mizin yaşadığı tablo tam da budur.

İş yaratmanın (iş sağlamanın - bk) matematiği aslında son derece basittir...

Kurallar netse yatırım gelir, yatırım gelirse istihdam artar, istihdam artarsa üretim artar...

... Kurallar belirsizse yatırım gelmez, ekonomi küçülür ve işsizlik artar. 

Bu kadar açık bir denklem, yıllardır karmaşık tartışmaların içinde kaybolmaktadır.

Elbette ekonomiyi sadece rakamlarla okumak büyük bir hatadır. 

İş, yalnızca gelir değildir. İş; onurdur, aidiyettir, hayata bağlanma biçimidir

Genç bir insanın üretime katılması, sadece ekonomik değil, aynı zamanda toplumsal bir denge unsurudur. Bu nedenle mesele sadece büyüme değil, anlamlı, onurlu, sürdürülebilir, refah sağlayan büyümedir.

Türkiye genç nüfus açısından elbette önemli bir potansiyele sahiptir. Ancak bu potansiyelin değere dönüşebilmesi için kuralların sadeleşmesi, hukukun güven vermesi, vergi sisteminin öngörülebilir olması ve girişimcinin üzerindeki yüklerin azaltılması gerekir. 

En önemlisi ise yukarıda da vurguladığım gibi, sürprizsiz ve hatta "siyasi kayırma etkisinden arındırılmış" bir ekonomi inşa edilmesidir...

Nihayet... Dünya bir yol ayrımındadır...

Genç nüfus doğru sistemle refah üretir, yanlış sistemle krizin parçası olur, dert üretir. 

Bu nedenle asıl soru yeterince ve etkince genç nüfusumuz var mı sorusu değildir. 

Asıl sorun şudur: Bu genç nüfusu düzenli, kurallı çalıştıracak ve sosyal açıdan da geleceğe bağlayacak bir sistemimiz var mı?

Özcesi vahşi kapitalist sisteme teslim mi oluncak,, yoksa insancıl sol hakça bir düzen mi kurulacak?

Yanıtların tümü işte bu cevap anahtarının bu ilk şıkkında saklıdır...

Dr. R.Bülend Kırmacı
[email protected]
https://x.com/bulendkirmaci
https://www.facebook.com/r.bulendkirmaci
https://rbulendkirmaci.wordpress.com/

Diğer Yazıları
Bütünsel Gelişme ve Özlenen Türkiye
Denizden hayat: Suyun stratejik gücü