Günümüzün Modern hapishaneleri: Apartmanlar

Yeryüzünde yaşayan insan sayısı arttıkça yeni konut alanları ihtiyacı baş göstermiş.

Hayatın, iş yerlerinin ve sosyal alanların belirli bir merkezde yoğun olarak toplanması neticesinde de insanlar bu bölgelere yakın yerlerde oturma gayretine girmişler.

İnternette açık kaynaklardan kısa bir araştırma yapınca apartmanlaşma kültürü hakkında bir bilginiz oluyor. Yorum yapmak için ise çevrenize bakmanız yeterlidir.

1800'lü yılların ortasında Osmanlı topraklarında yaşayan gayrimüslimler için daha önce belirlenmiş inşaat yasakları ve yerleşim kısıtlamalarının (Tanzimat Fermanıyla) kaldırılması sonucu; apartman inşaatı sınırlı alanda ve az sayıda da olsa gerçekleşmeye başlamıştır. 

Anadolu’nun coğrafi özellikleri, geleneksel aile yaşantısı, toplumsal yapı ve ev hayatı biçimine uygun şekilde oluşturulan geleneksel Türk konutunun yerini alan apartman, Türklere özgü kültürel özellikleri içinde barındıran bir özelliğe sahip olamamıştır.   

1927 yılında yabancılara çalışma izni verilmesi, konusunda uzman birçok mimarın Avrupa’daki savaş ortamından kaçıp Türkiye’ye gelmesini sağlamış. Bu mimarlar kendi kültürel değerlerine uygun projelere imza atmışlar doğal olarak.

Her şeye rağmen bu dönem yapıları az da olsa Osmanlı ve Selçuklu mimarilerinden örnekler taşımış. Mimari örnekler taşımış ama Türk kültür yapısına bir anlamda zarar veren yapılar olmuş apartmanlar. İnsanları yabanlaştırmış öncelikle.

Kültür ve medeniyet üretmek zaman alıcı ve zor bir iştir. Toplumlar, ülkeler zamanla önemli birikimlere sahne olabilir ama medeniyet üretmek her topluma nasip olmaz. Osmanlı mimarisi bir kültürün eseridir. Fakat Avrupa tipi apartmanlaşma örnekleri Osmanlı / Selçuklu mimarisinin yarınlara aktarılmasının da önüne geçmiştir.

Geleneksel Türk konutunda her oda bir çekirdek ailenin evi anlayışıyla (selamlık vb) bütün fonksiyonları içinde barındırırken, yeni konut yapılarında her odanın ayrı bir işlevi olmaya başlamış. Yani her aile ayrı bir odaya çıkmaya başlamış.

1950'li yıllarda devlet artık konut ihtiyacını karşılamakta yetersiz kalıyor ve devreye özel sektör giriyor. Elbette özel sektörün öncelikli hedefi para kazanmak olduğu için yatay az katlı binalar yerine dikey, çok katlı binalar daha kazançlı olduğu ve daha çok insana konut sağladığı için tercih edilmiş.

Önceleri sadece İstanbul’da görülen dikey yapılardan sonra, Anadolu'da da sanayileşme artmaya başlayınca binalar gökyüzüne yönelmeye başlamış. 60'lı yılların ortasında ise günümüzde güvenlik gerekçesiyle tercih edilmeye başlanan siteleşme kültürü oluşmaya başlanmış. 80'li yıllarda da toplu konutlar yapılmaya başlanmış.

Bu kısa tarihi geçiş bilgisinden sonra ortaya çıkan gerçek şu: Apartmanlaşma günümüzde az arazi üzerinde daha çok insana ev sahipliği yaratırken geleneksel aile düzenini de değiştirmekte.

Geleneksel ailelerde  herkesin sadece mahremiyeti gizliyken ve birçok alan ortak kullanımdaydı. Şimdilerde ise evin her bireyine farklı oda tahsil ediliyor ve geniş yemek masaları bile artık tarihe kavuşuyor. Her odada televizyon, banyo ve tuvalet gibi temel ihtiyaçlara cevap sunuluyor. Popüler kültür insanları yalnızlaştırıyor, aile bağlarını yok ediyor.

Hiç kuşkunuz olmasın, apartmanlar, insanların kendi elleriyle yaptıkları modern hapishanelerdir. Apartman kültürü diye adlandırılan oluşum, insanların kendi eliyle toplumsal ve kültürel değerleri yıkma projesidir.

Üste, yanda ve altta, belki de evine bir kere gelmeyen, ismini bilmediğin, ne iş yaptığını hiç öğrenemeyeceğin insanlar yaşamaktadır. Ses yapsan uyarı alırsın, ölsen haberleri olmaz. Manzara sana satılan bir pencerenin sunabildiği kadardır. Hava, sadece müteahhidin insafına, mimarın çizimine bağlı olan pencere ve kapı büyüklüğünden sızar ciğerlerine.

Ve insan bu hapishaneye muhtaç hale gelmiştir günümüzde. 

Selanik Muhaciri bir ailenin çocuğu olarak, Muhacir kültürünün yoğun yaşandığı bir mahallede büyüdük. Doğup büyüdüğüm, okula başladığım, dayak yediğim, ödev yaptığım, müstakil ev yaşlanmıştı ve kapı ve penceresinden soğuk hava sızarken, damından su damlıyordu. Akan yerlere kova koyardık. Mutluyduk ama fakirliğin her zerresi evin çevresindeydi.

Sünnet merasimim, ablamın nişanı evin bahçesinde yapılmıştı, babamın naaşı da aynı bahçede yıkanmıştı. Evler eskiydi ama tarihe tanıklık edip bizi biz yapmışlardı.

Çok anı biriktirmiştik. Ahlakı, aileyi, komşuyu, saygıyı mahalle kültüründen öğrendik.

2017 yılında ölene kadar eskimiş evin yerine dikilecek apartmanın hayalini kuruyordu rahmetli annem. Fakirlik yıldırıcıydı. Bir yandan da değişim beklenen bir şeydi.

2003 yılında ilk apartman deneyimini yaşadım. Müstakil ev hayalim kendini sürekli büyüten ve yenileyen bir özlem olmasına rağmen. Bir anlamda mecburiyetti.

2019 yılında mahalle diye tanımladığımız müstakil eski evlerimiz yıkılarak yerine apartman dikilmişti. Tabi özlemle bekleyenler, cennet mekânlarına kavuştukları için apartmanın kapısından giremediler. Kısmet olmadı. Adı halen “mahalle” olsa da anlamını gün gün yitiren bir kalabalık semttir kişisel tarihimin arka bahçesi.

Oturan akrabalarımızı ziyarete gittiğimde kendimdeki ilk tespitim, “mahallenin” benim için anlamını yetirdiği ve evlerin yerine dikilen binaların, geçmiş hatıraları yerle bir ettiği anlamsız soğuk yapılar olduğudur.

Bu modern hapishane sokak kültürünü yok etmiş, yardımlaşma bilincini ortadan kaldırmıştır.

Mahalle yaşantısında yardımlaşma üst seviyedeyken, apartman yabancılaşan bir hayatı modern kültür olarak sunmakta. Mahalle yaşantısındaki komşuluk artık yok olma seviyesinde.

Mahallede toprakla haşır neşir olan insanlar apartmanlarda toprağı üç metrekarelik balkondaki saksılarda buluyor. Mahallede sınırsız koşup, sokaklarda top oynayan çocuklar; sitelerin bahçesi ile sınırlı alanlarda veya alışveriş merkezlerinin oyun alanlarında sosyalleşmekteler.  

Mahallede korkusuzca büyüyen çocuklar, sitelerde güvenlik altında ama komşusuna güvenmeden hatta korkarak yaşıyor.

Apartman/mahalle karşılaştırmasında, bu satırın yazarı taraftır ve insanların modern hapishanelerde yabancılaşmasına karşıdır.

www.twitter.com/yolagiden

A+ A-