Hara-Kiri

Son dünya kupası Kore-Japonya ortak yapımı oldu. Analizimizin başlığı Japonca intihar girişimi, bence Türk entelektüllerinin futbol konusunda girişimlerini belirleyen sinopsis.

Son İngiltere-Türkiye maçında basit bir inceleme yaptım. Yazılı ve görsel medyada maç konusunda yorum yapmayan yok. Spor basınının kalitesi ortada. O konuda yazılacak hiç bir şey yok. Maçtan önce reyting ve moral pompası, maçtan sonra ( kötü oyuna rağmen ) teselli pompası. Bu nedenle spor basınını geçiyorum.

Beni şaşırtan ekonomi, politika ve sosyal konularda yazar-çizerlerin İngiltere maçı öncesi ve sonrası ciddi ciddi konuya eğilmeleri oldu. Kimisi komik bir şekilde maç için milliyetçi olduğunu yazdı, kimisi ‘biz Türkler organizasyon bilmeyiz’ buyurdu, kimisi futbolcuları beğenmedi, kimisi teknik direktöre fatura çıkardı. Sonuç olarak, tüm medya mensupları sanki başka işleri yokmuş gibi futbol uzmanı olup çıktı.

Gazeteci Milleti

Tanzimat’tan günümüze modernleşme ve demokrasi sürecinde basın her zaman ( koruma altında büyüdüğü için) taraflı olmuştur. Özellikle Türkiye gibi geniş köylü kitlelerinin oy ve asker deposu olduğu bir ülkede, gazeteciler entelektüel boşluğu dolduran meslek erbabı oldular. Zaten dünyada kişi başına en az kitap okuyan ülkelerden birisi olduğumuzdan, bir gazeteyi muntazaman takip eden yurttaş aydın sayıldı. Bu bağlamda basın mensubunun elinde ilginç bir silah bulunmakta idi. Bağımsız olarak kendi siyasi görüşü doğrultusunda toplumu aydınlatmak ya da bu silahı iktidar lehine kullanarak, hem kendini hem patronunun ‘semizlemesini’ sağlamak.

Son 13 sene içinde Televizyon mensupları da bu kervana katılınca medya daha da renklendi.Günlük yaşantımızda karşılaştığımız medya manüplasyonları ortada.

Futbolun Ekonomi Politiği :

Özel TV kanalları ile birlikte ortaya bir rant çıktı. En çok seyredilen programlar futbol maçları olunca reyting pastası patlarcasına büyüdü. Eskiden kah ünlenmek için, kah toplumda prestij sahibi olmak için zenginler klüp başkanı olurlardı. Bazı başkanlar zaman zaman iştigal ettikleri ‘gri’ iş sahalarında tozlanan imajlarını gazetelerin arka sayfalarında cilalardı. Ancak özel TV kanalları bu dengeyi bozdu. Futbol ‘multi-milyon’ dolarlık bir endüstri oldu.

Yeni ve dinamik bir hizmet sektörü oluştu. Varoşlarda çamura saplanmış genç çocuklara çıkış vizesi, manken ve dansöz kızlarımıza ‘kompakt’ kazanç kapısı, paparazzilere iş sahası kendini ‘futbol’da buldu. Bütün bu sektörün geyiksel muhabbeti de ağzı laf yapan bir düzine adama kaldı.

Ortada 70 milyon nüfuslu bir ülkede yaşanan ‘vahşi’ bir kapitalizm var. Kişi başına milli gelir 3 bin dolar fakat tüm sporlar içinde en çok harcama ve yatırım yapılan spor, futbol!!

Yeşil saha fukarası kentlerde yüzmek için havuz, basket, voleybol tenis için saha ve bakım gerekiyor. Oysa futbol ‘sermaye-yoğunluğu’ en düşük spor. İki taş bir kale ve bir top!!

Ekonomisi bu büyüklükte olan ve mevcut kaynakların futbola bu derece yoğun olarak cömertce sarf edilen başka bir ülke ben tanımıyorum !!! Bu kadar zahmete, hiç bir Avrupa takımı ile karşılaşmadan dünya üçüncüsü olmak, bence az bile.

İmparatorlukların Spor Anlayışı :

Spor sözcüğü Roma İmparatorluğu’nun ürettiği bir kısaltma. Tüm imparatorluklarda spor karşılaşmalarının siyasi içeriği bulunmakta. Gladyator epik savaşcı ruhunun temsilcisi. Yarış arabaları, hipodrom, arena siyasi bir platform. İnsanlık tarihi içinde sporun siyasi bir ruhu bulunmakta. 20.yüzyılda sporu uluslararası propaganda aracı yapan Sovyet İmparatorluğu’nu ve steroid yüklü bayan atletlerini belki hatırlarsınız. Sporun, imparatorlukların aracı olduğunu kavramış diğer bir imparatorluk ta Amerika. Bugün sıradan bir Üniversite maçında stada rahatlıkla 100 bin taraftar dolmakta. Hatta aynı anda oynanan ve seyirci sayısı 100 bini bulan 10 maça birden rastlamak mümkün. Kaynakların spora dengeli dağıtıldığı ABD doğal olarak Olimpiyatlarda en çok madalya toplayan ülkelerin başında gelmekte.

Kurumlar Tükenince :

Son 20 yılda yaşananlar sonucunda, sıradan vatandaşın hiç bir kuruma güveni kalmadı. Yapılan her yeni anket bu ruh halini doğruluyor. Osmanlı İmparatorluğu’nun enkazı üzerine kurulmuş ve uluslararası başarıya susamış bir ülke olduğumuz malum. Böyle bir ülkenin entelektüeli de kendi ‘sıradanlığının’ ezikliği içinde. Yazdığı lisanda Neruda çapında bir şair yok, Fichte derinliğinde filozof yok, Gide ustalığında romancı yok.

Türkçe yazan entelektüel kendi lisanına yabancılaşmış. Kimisi kendi küçük ve bencil dünyasını yazı konusu yapıyor.Kimisi özel hayatını ‘pehlivan tefrikasından’ beter yazıp duruyor. Yazarlar adeta mahrem kavramı sabıkalı yaptılar.

Üstüne üstelik, her ülkede aydınların ‘fidanlığı’ konumunda olan medyada rezillik diz boyu. Kimsenin medyaya güveni kalmamış. Ne haberlere inanan var, ne de yazılan saçmalıklara.

Elde başka çare kalmamış gazeteci ‘takımı’ tümden ‘futbolcu’ olmuş. Üstüne üstelik Osmanlı’nın buruk torunu olarak gizli bir hazla ‘Büyük Britanya’nın takımını yenme hayalleri kurmakta.

Sonunda lumpenlerin seviyesini yukarı çekemeyen kalemler kendi seviyelerini lumpenleştirdiler. Korkarım yakında sıkılmadan buna da değişim filan derler.

İngiltere maçı öncesi ve sonrası, düşüncelerimin beni getirdiği nokta şu: Türk medyası yetersizliğin ve çaresizliğin hissen bilincinde. Elinden gelen bir şey yok. Futbol onun için bir hara-kiri aracı.

20 Ekim 2003
Wash.D.C.
joememet@hotmail.com