Hrant Dink’in Ardından...

Hrant Dink, anıldı, dün.

“Hayır! O benim Babamdı” diye çırpınmıştı kızı…

Beş yıl önce… Beş yıl sonra, hala, İstanbul’un orta yerinde yatıyor Hrant;

Adalet, “aranıyor”.

Düşünüşü bir yana, Dink, düşünce özgürlüğünden yanaydı…

İpekçi, Emeç, Mumcu… Kışlalı, Hablemitoğlu ve daha nicesi gibi…

Yazardılar; vuruldular ve her keresinde “toprağa demokrasi düştü”…

Oysa, bir yazar, elbette –kalıpları zorlayan, düzeni sorgulayandır-

Silahı işaretlemedikçe, eli kalem tutacak, toplumu aydınlatacak olandır.

“Ermeniydi… “Radikaldi”…

Ardından böyle bakmak, onu böyle nitelemek doğru değildir elbet.

Tıpkı, devlet içinde yuvalanan ve yetkilerini kötüye kullananlar varsa, o nedenle, Devlet’in suçlanmasının doğru olmadığı gibi…

Hrant Dink’in belki bir çoğumuz açısından kabul edilmesi güç söylemleri de olmuştur.

Ancak, Hrant’a derinden bakılınca;

(Paris’teki) “soykırım tangosuna” “karşı çıkacağım” deyişi de vardır, “son tahlilde ben bu Cumhuriyet’in yurttaşıyım” vurgusu da…

O, topluma katkısını yazılarıyla vermeye çalışan bir gazeteciydi...

Her şeyden önce bir insandı!

Hepimize düşen görev, yazının, düşüncenin “güvercin”lerini esirgemek değil midir?

Tıpkı, yıllardır özgürlüklerinden yoksun kalan ve halen neyle suçlandıklarını bilmeden mahpus yatanların durumunda olduğu gibi…

Evet, “İstanbul güzel, Türkiye güzel, ama karanlık odaklar pek yaman”.

Ve, belli ki bizi bize bırakmak istemiyorlar.

Fakat bir şeyi anlamıyorlar: Biz, farklılıklarımızla birlikte, “bir”iz.

Değişik düşünsek de; aynı denizlerin, dağların yarenleri,

Biz, yüz bin kere tövbe edip birbirine söven delişmenler,

İstiklal’de gözünü kırpmadan can verenler, biz,

Bir Tanrı’ya güzel geleceğimiz için dua edenleriz…

Ve Hrant anılır, bir türkü ‘yanar’ yürekten:

“Sarı gelin… sarı gelin… ”… ‘burası senin de memleketin’.