Kısır bir döngü misali; 1 Mayıs !

Sırt çevirme lüksümüzün olmadığı bir kavram; siyaset...
Hele ki Türkiye gibi gündemin hiç durulmadığı bir ülkede yaşıyorsak...
Çevreme bakınca herkesin ortaya çıkan yeni gelişmelerle ilgili keskin bir duruş belirleme çabasına girdiğini görüyorum. 
Çünkü kutuplaşma böyle menem bir şey...
Düşüncelerin esnekliğini topyekün rafa kaldırmakla yetinmiyor, sırtımızı mevcut kamplardan birine dayamak zorundaymışız gibi hissetmemizi sağlıyor.
Oysa 'siyasetle ilgilenmekten' kasıt; varolan taraflardan birine sıkı sıkıya tutunmak mı olmalı yoksa tarafların söylemlerini detaylıca irdeledikten sonra nihai bir karara varmak mı?

Söz konusu ikilemin en güncel örneğini 1 Mayıs'ta Taksim'e çıkılıp çıkılmaması yönündeki ayrışmalar vesilesiyle tecrübe ettik. Siyasi görüşü hükümete yakın çerçevede olanlar Taksim'e kesinlikle izin verilmemesi gerektiğini telaffuz ederken kendine muhalif bir gömlek biçenler Taksim için inat eden sendikaların avukatlığına günler öncesinden soyundu. Üzücü kısım şu ki; çoğu, 1 Mayıs polemiğinin ne tarihsel geçmişi ne de  günümüze has dinamiklerine dair bilgi sahibi olmaktan epey uzaktı. Bilhassa, kavgada saf tutan genç kuşaklara sorulduğunda ne 1 Mayıs'ın manasını ne Taksim'de kutlama yapmanın ısrarını ne de söz konusu ısrarın reddediliş nedenini araştırmadıkları ve son bir yıldır ivme kazanan ayrışmadan ilham alarak duruşlarını belirledikleri görüldü.

Yeni başlayanlar için şöyle özetleyelim;1 Mayıs 1886'da Amerika İşçi Sendikaları Konfederasyonu önderliğinde toplanan işçiler, günde 12 saat, haftada 6 gün olan çalışma takvimine karşı, günlük 8 saatlik çalışma talebiyle iş bıraktılar. Bu gelişme, 8 saatlik işgününü birçok ülkeye resmen kabul ettiren bir 'ilk adım' şeklinde yorumlandı ve 'emekçiler bayramı' kabul edildi. Türkiye'de resmi olarak ilk kez 1923'te kutlanan 1 Mayıs, ne yazık ki, 1977'de çıkan kanlı olayla hatırlanmaktan halen kurtulamadı. Sahi neler yaşandı o gün? Çeşitli illerden İstanbul`a gelen yaklaşık 500 bin kişi DİSK`in organizasyonuyla meydanı doldurdu. Ancak saatler 19:00'ı gösterdiğinde, Sular İdaresi binasının üstünden ve meydandaki otelin çeşitli katlarından  ateş açılmaya başladı. Yaşanan panik sonucu 34 kişi yaşamını yitirdi, 136 kişi de yaralandı.

Bugün gelinen noktada sendikalar Taksim'i kutsal addetmekten ve meydana çıkma ısrarlarını günler öncesinden başlatmaktan yana tercihlerini kullandılar. Erdoğan ise son bir yıldır Istanbul sokaklarının provakasyon yaratmak adına kullanılır hale geldiğini,dolayısıyla 1977'dekine benzer ortamlar oluşabileceğini sebep göstererek izin vermedi. Dahası kitlelerin Yenikapı ya da Kazlıçeşme'ye yönlendirileceğinin altını çizdi. Öyleyse şu soruları sormakta yarar var;
'Son yıllarda kendini ülke siyasetini belirlemekten uzak hisssseden ve çareyi sandık dışı yollarda aramaya meyleden muhalif bir yapı ortaya çıktı mı?' Evet...
'Bu yapı anarşist ortamlar yaratmak adına birtakım mercilerce kullanılıyor mu?' Evet... ' 
O halde, 'hükümet 1 Mayıs'ın anarşist bir ortam yaratmak için provake edileceği yönünde kaygıya kapılmakta haklı olabilir mi?' Ne yazık ki; evet...'
Üstelik Tayyip Erdoğan 1 Mayıs'ı resmi tatil ilan eden hükümetin başbakanı... Şimdiye dek İşçi Bayramı'na olumsuz önyargılara yaklaşan bir siyasetçi olmamış iken bugün rasyonel gerekçeleri olmaksızın neden taleplere 'hayır' cevabı versin? Kaldı ki; Taksim, hem araç hem de yaya trafiğinin yoğunluğu nedeniyle elverişli bir miting alanı olmaktan epey uzaklaştı. Bu açıdan bakıldığında; sadece İşçi Bayramı'nı değil tüm sosyal ve siyasi etkinlikleri Yenikapı ya da Kazlıçeşme'ye taşıma vakti çoktan geldi.

Bununla beraber; yazının başından beri anlatmaya çalıştığım üzere, 1 Mayıs işçilerin geçmiş yıllarda elde ettikleri hakları anmak ve mevcut sorunlarını dile getirmek adına kendilerine sunulmuş önemli bir fırsat...Tıpkı 8 Mart Dünya Kadınlar Günü gibi... O halde, önlerinde mikrofon buldukları her anı Taksim ısrarı üzerinden siyaset üretmeye harcayan sendikalar, temsil ettikleri işçileri ne ölçüde tatmin ettiler? sorusu gündeme geliyor. Birçoğunun Taksim'de çıkmaktan daha acil dile getirilmeyi bekleyen sorunları yok muydu? Misal, çalışma saatleri, koşulları, ücretleri ve sosyal halklarıyla alakalı  konuşmalara tanık olmayı daha çok arzu etmezler miydi? Özetle, sendikalar  ciddi bir yol ayrımıyla yüzleştiklerinde 1 Mayıs'ı emeğin değerini hatırlatmak adına mı değerlendirecekler yoksa ülkeyi çorba kaşığı misali karıştırmak isteyenlerin piyonu olmayı mı sürdürecekler? Inanıyorum ki bu sorular sağduyuyla cevaplandığı gün, İşçi Bayramı kısır bir döngü olmaktan kurtulacak ve demokratik bir şenlik havasında kutlanması mümkün olabilecek.