Laiklik olmadan “sahte şeyhler ve anormaller” bitmez!

Hepsi birer saygın din alimidir…
Önlerinde eğilmekten de, saygıda da kusur edilmez…
Televizyonlarda, gazetelerde “kanaat önderi” olarak sunulurlar, bilirkişi muamelesi görürler…
Devletin, bakanlıkların, belediyelerin kamunun olanakları onlara sunulur, hem de parsel parsel…
Vakfedene ait bir gelirler ve taşınmazlar üzerinden “vakıf” faaliyeti sürdürmesi gereken vakıflar kamu olanakları ile okul, yurt, etüd merkezi açarlar…
Sağlık ve eğitim ihaleleri onların şirketlerine verilir…
Bu iş yalanları, dolanları, çocuk ve kadın istismarları ortaya çıkana, irtifa kaybedene kadar böyle devam eder…
Sonra jet hızıyla “sahte şeyhe, meczuba, anormale” dönüşler…
Hatta varlıklarını korumak için birbirlerini “devlete ihbar” ederler. Kendilerinin “makbul cemaat”, rakiplerini de “selefi” olduğunu ilan ederler…
Tıpkı, darbe teşebbüsüne kadar “Fethullah Gülen” demenin bile hakaret kabul edildiği  “Hocaefendi” gibi…
Tıpkı, 40 bin müridi, milyonlarca liralık yatırımı olan Uşşaki Tarikatı Şeyhi gibi…
Ya da sonuncu örnek Dr. Ali Edizer gibi…
Dr. Ali Edizer, 2005’te bir sağlık ocağında sıradan bir doktorken, 2012’de Sağlık Bakanlığı’nda özel kalem müdürü olmasını, daha sonra Onkoloji hastanesinde, son olarak da GATA’da Baş Hekim Yardımcılığı’na kadar yükselmesinin sırrını “Recep Abimle yakın çalıştım” diye anlatınca, “Recep abi” yani dönemin Sağlık Bakanı Recep Akdağ, yanında 8 ay Özel Kalem Müdürü olarak çalışan Edizer'i hem “anormal” olarak değerlendiriyor, hem de “bana, ‘Recep abi' diyebilecek biri değil” diyor. Böylece sorumluluktan da kurtulduğunu düşünüyor!

HEPSİ BİRBİRİNE BENZİYOR

Biliyorum birkaç gün sonra bu iş yeni bir “sahte Şeyh”, yeni bir “Edizer” bulunan kadar unutturulacak, sonra tekrar “sahte şeyh, meczub, anormal” söylemlerini duyacağız…
Bu sürecin değişmesinin yolu, bu gerçekle yüzleşmek ve tarikatlarla, cemaatleri, devletin kamusal kimliği dışına çıkarmaktan, “paralel örgütlenmelerini” sonlandırmaktan geçer…
Bu sürecin değişmesinin yolu, devletin etnik ve dini kimlikleri aşarak, Anayasa’da yazdığı gibi bütün yurttaşlarına eşit davranmasından geçer…
Bu sürecin değişmesinin yolu, laikliği yeniden hatırlamaktan ve yasalar arasına sıkışıp kalmasına son verip, uygulamaktan geçer…
Bunlar yapılmadığı taktirde, darbe girişimin üzerinden 4 yılı aşkın bir süre geçmiş olmasına rağmen arkasın bir türlü gelmeyen “FETÖ operasyonları” asla bitmez, bizler “aynı suda” arka arkaya yıkanmaya devam ederiz…
Çünkü değişen yalnızca tarikat ve cemaat isimleri…
Çünkü, devleti ele geçirmek, iktidarda etkin olmak için geliştirdikleri örgütlenme biçimleri de, davranış kalıpları aynı…
Çünkü, tarikat ve cemaat kapısı bir rant kapısına dönüşmüş durumda…
Çünkü, kamu olanağından yararlanmanın temel kriteri siyasi destek ve “alnın secde de” olması…
Çünkü iktidar dini kendi varlığının devamı için bir garanti olarak görüyor…

SESSİZLİĞİ, SUSKUNLUĞU BOZMALI

Devletin bilmediği hiçbir şey yok. Devletin istihbaratı, polisi, bakanı her şeyi çok iyi biliyor. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın hazırladığı ancak daha sonra reddettiği ancak Oktay Yıldırım’ın Kaynak Yayınları’ndan aynı isimle yayınlanan “Diyanet’in Tarikatlar Raporu” dönemin Sağlık Bakanı’nın da, bugünün Sağlık Bakanı’nın da “bilmediği gerçeği” anlatıyor! Hangi tarikatlar veya cemaat nerede, nasıl örgütlendi, henüz “sahte” ilan edilmeyen Şeyhleri kim, hangi şirketleri ve hangi medya organları olduğunu tek tek anlatıyor.

Dr. Ali Edizer’in mensubu olduğu iddia edilen ve onun yükselmesini sağlayan Menzir Tarikatı için “Diyanet’in Tarikatlar Raporu” ilişkileri bilmesinden dolayı “zorlansa” da anlamak isteyenin anlayacağı kadar açıkça şöyle yazıyor:

“Son zamanlarda Menzil Grubunun bürokraside teşkilatlandığı ve kamuda etkinliğini artırdığı yönünde kamuoyunda bir kanaat dillendirilmeye başlanmıştır. Doğru olması halinde bu tezahürün ülkemizde orta ve uzun vadede sıkıntılara yol açacağı değerlendirilmektedir.”

İktidarın kendi siyasal devamı için bu gerçeklere rağmen  “elini kıpırdatmayacağı” kesin olsa da, laikliği, eşit yurttaşlığı, normalleşen bir Türkiye’yi savunan herkes artık sessizliğini, suskunluğunu bozmalı…

Korkmaya gerek yok, tartışılan inanç özgürlüğü değil. İsteyen istediği gibi inansın, istediği yerde ibadet etsin, istediği gibi giyinsin ama kimse dini iktidar aracı yapmasın, Türkiye’de etnik ve dini kimlikler üzerinden siyaset yapmaya son verilsin!
Çünkü adı ne olursa olsun dinden demokrasi çıkmaz!


9 Ekim 2020, İstanbul
Necdet Saraç

A+ A-