Nasıl bir Rusya siyaseti?

Önceki yazımızda Rusya tarihine kısa bir bakıştan sonra, Rusya’nın Avrupa’nın bir parçası olduğunu ifade etmiştik. Şimdi Türkiye’nin, Avrupalı komşusu Rusya’ya karşı nasıl bir siyaset izlemesi gerektiğini ele alacağız. 

Batı’yla rekabette bir kez daha geride kalan ve nefesi tükenen Sovyetler Birliği, 20. yüzyıl sonunda dağıldı. Böylece sadece dünya komünist sistemi değil, 300 yıllık Rus İmparatorluğu da son buldu. Bugün yeni bir durumla karşı karşıyayız. Artık Sovyetler’in de, Rus İmparatorluğu’nun da ihyası mümkün değil. Bir dönem geri gelmeyecek şekilde kapandı. 

Emperyalizm, Rusya’nın tarih boyunca en belirgin özelliği oldu. Mesiyanizm(Mehdilik), Rus seçkinler arasında kökleri hayli eskiye giden yaygın bir düşüncedir. Rusların bir İmparatorluk olmaya ve insanlığı kurtarmaya mahkum olduğu inancıdır. Rusya bugün post-İmparatorluk geçiş dönemi yaşıyor ve elitlerin yeni durumu içselleştirmesi zaman alabilir.

Ama halkın çoğunun gerçekleri gördüğü, Ruslar arasında yaygın şu nükteli sözlerden anlaşılıyor: “Sovyetler’in dağılmasına üzülmeyen kalpsizdir, onu diriltmek isteyen kafasızdır”. 

Rusya Federasyonu güçlü bir nükleer silah envanterine sahip, ama salt askeri açıdan dahi Batı’ya meydan okuyabilecek durumda değil. Askeri harcamaları ABD’nin %10’u, NATO’nun sadece %7’si kadar. 

Ekonomik ve teknolojik açıdan orta büyüklükte bir güç. Ekonomisi yaklaşık 50 milyonluk Güney Kore kadar, ama teknolojik olarak daha da geride.

Rus devletinin de farkında olduğu gibi, 21. yüzyılda ülkenin iki büyük stratejik sorunu var: Nüfusun en az %10’unun oluşturan Müslüman azınlık ve dünyanın en büyük arazisini doldurmaya yetmeyen nüfus.

Çeçen sorununa askeri bir çözüm bulunmuş olsa da, henüz siyasi bir çözüm ortada yok. Çeçenler dahil çoğu Müslüman Kuzey Kafkasya halklarının yaşadığı Karadeniz ve Hazar Denizi arasındaki geniş alan, Rusya’nın en geri kalmış bölgesi. Kişi başına gelir yaklaşık Türkiye’nin üçte biri kadar. Önümüzdeki dönemde Çeçenlerin ve bu bölgedeki diğer halkların nasıl bir yönelim içinde olacağı belli değil. Bu gelişmelerin, hemen onarın yukarısında, aşağı ve orta Volga havzasında yaşayan başta Tatarlar ve Başkırlar diğer halkları nasıl etkileyeceğini de zaman gösterecek.

Rusya Federasyonu sekiz bölgeden oluşuyor. Her birinin başında Putin’in atadığı bir Başkanlık Temsilcisi var. Yönetim şekli federasyon ama fiilen merkeziyetçi üniter devlete benzeyen bir işleyiş söz konusu.

Nüfus yetersizliği en şiddetli şekilde Uralların ötesindeki iki yerde hissediliyor: Sibirya ve Uzak Doğu Bölgesi (Dalniy Vostok).

Baykal Gölü’nün doğusundan Pasifik kıyılarına kadar uzanan Dalniy Vostok, tüm Rusya topraklarının yaklaşık %40’ını oluşturuyor, yani dokuz Türkiye büyüklüğünde. Zengin doğal kaynaklara sahip. Ancak kilometre kare başına sadece bir kişi düşüyor. Bunu tahayyül edebilmek için öyle bir Türkiye düşünün ki, toplam nüfusu sadece 800 bin, yani Trabzon’un merkez nüfusu kadar olsun!

Dalniy Vostok’un büyük kısmını 19. yüzyılda yükselişte olan Ruslar, o dönmede zayıf durumda olan Çinlilerden almıştı. Zamanla dengeler değişti. Sovyetler Birliği ve Çin, 1990’da yaklaşık eşit büyüklükte ekonomiye sahipti. Bugün Çin ekonomisi Rusya’dan tam sekiz kat daha büyük. 

Dalniy Vostok Bölgesi, Çin’le 4300 km uzunluğunda ortak sınıra sahip. Bu uzun sınırda Rusya, Avrupa veya güney sınırlarında karşılaşmadığı kadar müthiş bir jeopolitik rakip olan Çin’le karşı karşıya. Bazı gözlemcilere göre bu ortak sınır aynı zamanda, derin kültür ve medeniyet farklarını ayıran kalın bir çizgi oluşturuyor.

Sınırın Çin tarafında nüfus olağanüstü yoğun (en az 130 kat daha yoğun!) ve kaynayan bir ekonomi var. Şimdi Rusya tarafına, Çinli yatırımcılar ve işçiler geliyor, yerleşiyor, gayri menkul alıyor ve bir kısmı orada karma evlilik yapıyor.

Mao Zedong ve diğer Çin liderleri, o bölgedeki 1,5 milyon km2 Rus arazisinin (iki Türkiye kadar) ‘ilhak edilmiş Çin toprağı’ olduğunu ilan etmişti. Şu sıralarda dikkatini Hong Kong, Macau, Tayvan gibi daha yakın toprak parçalarına yoğunlaştırmış Çin liderliği için, sıra ne zaman bu bölgeye gelir, zaman gösterecek.

Rusya jeopolitiğinin yaşayan en etkili isimlerinden Dmitri Trenin’in işaret ettiği gibi, Rusya’nın Çin sorunu var ve sorunun özünü toprak konusu oluşturuyor.

Avrasyacılık ve Rusya’nın seçenekleri

Rusya’da etkisi son derece sınırlı bazı elit çevrelerin çabalarına rağmen, Avrasyacılık diye gerçekçi bir seçenek artık söz konusu değil.

Bilindiği gibi Avrasya, sözcük kökeni olarak Avrupa ve Asya kelimelerinin birleşmesiyle oluşmuştur. Ama jeopolitik söylemde Avrasyacılık, Rus İmparatorluğu ile eş anlamlıdır. 

Farklı sürümleri olsa da, Avrasyacılık düşüncesini ortaya atan ve içini doldurmaya çalışanlar her zaman Ruslar olmuştur. Ama temel anlamı hiç değişmemiş, hep Rus İmparatorluğu anlamına gelmiştir. Bugün de öyledir.

Avrasyacılık yorumuna göre Ruslar hem Avrupalı hem Asyalıdır, özel bir medeniyettir ve Batı’ya karşı direnişin ve kurtuluşun önderliğini omuzlayabilecek tek millettir. Fiiliyatta İmparatorluğun merkezini daima Rusya oluşturmuş, çevrede kuşak oluşturan ve ona koruma sağlayan ülkeler yer almıştır.

Büyük Rus yazarı Alexander Şolzenitsin’e göre Avrasyacılık, Batı tarafından hor görülen Rusların bir tepkisidir.

Bu düşüncenin önde gelen yeni sözcüsü Aleksandr Dugin açık açık yazmaktadır ki Avrasyacılık; “özgürlükçü demokrasiye karşı”, “sert hiyerarşik esaslara dayalı” ve “Avrasya otoriterizmi” üzerine kuruludur; “yöneticiye itaati zorunlu kılmaktadır”; “Sovyet sisteminin oldukça modernleştirilmiş halidir” ve esasen “Demokratik Rusya İmparatorluğu” anlamına gelir (Moskova-Ankara Ekseni, Kaynak Yayınları).

Ama dünya değişti. Bir avuç Rus faşistin bu karanlık hayallerine, artık en yakın Slav kardeşleri Ukrayna ve Belarus gibi ülkeler dahi destek vermiyor.

Son dönemde dile getirilen bir başka seçenek İran, vs. gibi bir dizi Asya ülkesiyle “gevşek bir koalisyon” kurmak ve o şekilde Batı’ya bir alternatif oluşturmak.

Rusya’nın bu arayışı, Doğu ve Güneydoğu Avrupa’da eski müttefiki ülkelerin tümünün Avrupa çekim alanına kaçmış olmasının yarattığı çaresizliğin sonucu olarak okunabilir. O çekim öylesine güçlü ki, çevrede başka yöne bakan yok.

Ancak bu önerme öncelikle Çin açmazı nedeniyle sakat: İçinde Çin olmayacaksa alternatif bir reel güçten yoksun kalacak, Çin olacaksa kaçınılmaz şekilde onun hegemonyası altına girecektir.

Tabii bir dizi ülke geçici hedefler çerçevesinde değişen işbirliği koalisyonları oluşturabilir. Ama adı geçen Asyalı ülkeler hiçbir koşulda Batı’ya gerçek ve kalıcı bir alternatif oluşturamaz. Batı sadece sermaye, teknoloji ve askeri güç değil, öncelikle bir değerler sistemi olarak görülmeli. 

Adı geçen Asyalı ülkeler kendi aralarında ve dış dünya ile hangi değerleri paylaşacak? Otoriter yönetim, zulüm, hukuksuzluk ve muhaliflerin yok edilmesini mi? 

Rusya’nın 21. yüzyılda iki gerçekçi seçeneği bulunuyor: Ya 10 eski Varşova Paktı ülkesinin ve Yugoslav cumhuriyetlerinin yaptığı gibi Avrupa’yla entegrasyona gidecek, ya da giderek istikrarsızlığa ve muhtemelen dağılmaya sürüklenecektir.

Avrupa-Rusya uzlaşmasının nihai hedefi, Mihail Gorbaçov’un öngördüğü gibi, Doğu Slav halklarının Büyük Avrupa Evi içinde yer almasıdır. 

Rusya’da yaşayan Müslümanların, haklar ve özürlükler temeline dayanan bu seçeneği tercih edeceği muhakkaktır.

Rusya’nın bütününde, ama özellikle Uzak Doğu Bölgesi’nde doğal kaynakların ve ekonominin geliştirilmesi için ihtiyaç duyulan sermaye ve teknoloji temini için en uygun yol budur. Böylelikle Uzak Doğu Bölgesi daha güçlü bir şekilde Rusya’ya çıpa atabilir.

Rusya’nın gerçek bir federasyona dönüşmesi, demokrasi ve hukuk devleti içinde gelişmesi için en elverişli yol budur.

Putin liderliğinde Rusya bugün, sıkletinin çok üstünde bir kiloda maç yapıyor - ve şimdilik başarıyla sürdürüyor. Çünkü rakibi Batı; Ukrayna’da, Suriye’de, vs. olduğu gibi sık hata yapıyor. Buna karşılık Putin deneyimli bir stratejist ve rakibin açıklarından zekice yararlanıyor. 

Ama Rusya’nın bu dövüşü sürdürülebilir değil. Sürekli uzlaşma aradığına bakılırsa, Putin de durumun farkında. Umut edelim ki makul bir vade içinde Batı ve Rusya arasındaki uyumun ilk adımlarını görülsün. 

Çünkü her iki taraf için de daha iyi bir seçenek yok.

Türkiye ne yapmalı? 

Sanıyorum buraya kadar yazdıklarımızdan Türkiye’nin nasıl bir Rusya siyaseti izlemesi gerektiği kendiliğinden ortaya çıkıyor.

Tıpkı Rusya gibi Türkiye’nin de, Batı dışında daha iyi bir gelecek bulabilme şansı yok. Sadece sermaye, teknoloji ve güvenlik açısından değil; hukuk devletini inşa ederek kendi insanlarına özgür ve refah bir yaşam sağlayabilmesi için de öyle.

Hukuk devleti ve özgürlük Batı’nın tarihi gelişmesi içinde ortaya çıkmış değerlerdir, ama evrenseldir. Yani dünyanın her yerinde geçerli olması mümkün ve arzu edilen değerlerdir.

Her ülke gibi Türkiye’nin de kendi özgün koşulları var. Türkiye mesela Çin değil. Hukuk güvencesinin yok olduğu ve demokratik sistemin işlemediği bir Türkiye’nin başarılı olma şansı sıfır. Bu hedefleri Batı sistemi dışında daha iyi gerçekleştirebileceği bir seçenek yok.

Bunun anlamı Batı’nın mükemmel ve kusursuz olduğu değil. Aksine eleştirilmesi ve karşı durulması gereken pek çok yanlışı var. Dün de vardı, bugün de var. Bunları eleştirmek ve tavır almak gerekiyor.

Diğer taraftan Türkiye ve Rusya’nın stratejik hedefleri yakın coğrafyada pek çok alanda uyum içinde olmasa da, her iki ülkenin çıkarları güçlü bir işbirliğini gerektiriyor.

Ancak Türkiye’nin, hem Batı’ya yönelteceği eleştirileri, hem Rusya’yla yakın işbirliğini, Batılı ülke olmanın sağladığı güçlü pozisyondan yapması daha etkili olacaktır ve kendi çıkarları açısından en uygun yoldur.

AKP iktidarı büyük ölçüde burada önerilenin dışında bir Rusya siyaseti izliyor. Başka hemen her konuda olduğu gibi, Rusya siyaseti için de tasarlayıp oluşturduğu bir yol haritasına sahip değil. Günlük, fevri ve ayaküstü alınan kararlarla politika oluşturuyor, bunun sonunda bir sarkaç gibi bir aşırı uçtan diğerine salınıp duruyor. Mevcut iktidar Türkiye’yi ne yazık ki, yarın ne yapacağı belli olmayan, güvenilir olmayan ülke görünümüne soktu. 

Sadece kısa bir süre önce 2015’te Rusya Suriye’ye asker gönderme kararı aldığında, “Rusya nere Suriye nere, senin ne işin var burada, geldiğine pişman olacaksın” diye meydan okudular. Sonra Rus uçağını düşürdüler. “Biz özür dilemeyiz, yanlış yapan onlar, Rusya bizden özür dilesin” dediler. Sonra kim özür diledi, neler oldu, biliyorsunuz!

AKP şimdi Rusya ve Amerika’yı birbirine karşı kullanma siyaseti izliyor. Bir ülkenin kendisinden çok daha güçlü iki ülkeyle böyle bir oyuna girmesi tehlikelidir ve milli çıkarları ağır darbeler alabilir. Bunun ilk örneklerinden birini, Türkiye’nin dünyanın en gelişmiş savaş uçağı F-35’leri kaybetmesiyle gördük. Yanlış yolda ısrar edilirse, korkarım ki Türkiye’nin zararları katlanarak artacak.

Rusya ve Türkiye’nin ortak yönü

Rusya ve Türkiye’nin bir ortak yönü daha var. Avrupa kendi kimliğini tanımlarken en büyük ‘öteki’ Rusya ve Türkiye olmuştur. Tabii bunun tersi de Rus ve Türk kimlikleri için geçerlidir.

Bu tarihsel gerçek Türkiye’ye özel bir fırsat sağlıyor. Avrupa ile Rusya arasındaki büyük uzlaşma için, Türkiye özel katkılar yapabilecek konumdadır. Bunun pek çok somut örneğini saymak mümkün ama, burada yerimiz yok. Şu kadarını ifade edelim ki, Batı’nın yaptığı pek çok yanlışı asgariye indirmek veya daha olumlu bir yöne çevirmek konusunda Türkiye’nin kayda değer katılar yapma imkanı var.

Türkiye o doğrultuda bazı adımlar atabilse, Avrupa ve dünya barışına yapabileceği en büyük katkılardan birini yerine getirmiş olacaktır. Kendisi de her anlamda kazançlı çıkacaktır.

Tabii böyle bir katkıyı mevcut AKP iktidarından beklediğimi ima etmiyorum. Kağıt üzerinde NATO üyesi ve AB adayı olan ama fiiliyatta her iki sıfatını da yitirmiş, Ortadoğu’da ideolojik hayaler peşinde koşuşurken ayazın ortasında tek başına kalmış, en basit dış politika konularını içinden çıkılmaz hale getiren bir yönetimden, daha karmaşık konularda başarı beklemek elbette hiç gerçekçi değil.

A+ A-