Nereden başlasak, nasıl anlatsak ? Bodrum Bodrum...

Geride bıraktığımız yaz boyunca ana akım medyanın en çok okunan köşe yazarları Bodrum'a dair gözlemlerini ard arda kaleme aldılar. Bodrum'da yaşamayı seçmiş biri olarak bunun hem olumlu hem de olumsuz karşılıkları aynı anda içinde barındıran bir gelişme halini aldığı kanaatindeyim.

Bilindiği üzere; Istanbul, Ankara ve Izmir üçlüsü dışında kalan bölgelerin yerel sorunlarına  ulusal basın mensupları nadiren kafa yorar. Dolayısıyla, Ahmet Hakan ve Yılmaz Özdil gibi isimlerin IŞİD, Suriye ya da Cumhurbaşkanlığı seçimi gibi önemli gündem maddelerine, Bodrum'u yazmak adına ara vermeleri yüzümü güldürmedi değil. Öte yandan, kaleme alınan makalelerin tümüyle olumsuz gözlem ve eleştiriler üzerine kurulduğunu unutmamakta yarar var ki bu da madalyonun pek sevimli olmayan diğer yüzüne karşılık geliyor.

Dile getirilen problemlerin Bodrum'da nasıl algılandığını ve  muhtemel çözüm önerilerini sıralamam gerekirse; altyapıya dair eksikliklerden başlamayı tercih ederim. Malumumuz, sadece Bodrum'un değil Türkiye'deki birçok tatil beldesinin değişmez yazgısı elektrik,su ve trafik alanındaki düzenlemelerin kışlık nüfus baz alınarak kurgulanması. Yüz bin kişinin gündelik yaşamı için oluşturulan sistemin yazın -bilhassa bayramlarda-  sayısı bir milyonu aşan turiste yetmesi elbette düşünülemez. Doğal olarak;  elektrik ve su tesisatlarında arızalar meydana gelir, kesintiler yaşanır, dahası trafiğin İstanbul'dan beter sıkışması kaçınılmaz olur. Bu nedenle, 'kış aylarını canlandırmak adına sağlık turizmi mi yapsak kongre merkezi mi açsak?'şeklinde cümleler kurmazdan önce yazın deniz ve güneş için Bodrum'u tercih edenleri layıkıyla memnun etmenin yolları aranmalı ve eksikler ivedilikle giderilmeli diye düşünüyorum.

Diğer yandan, göz ardı etmemek gerekir ki esnafın esas sıkıntısı, yaz sezonu boyunca yarımadayı tercih eden turistlerin Bodrum ekonomisine umulan katkıyı sağlamıyor oluşu. Aslında çarşısının büyük bölümü imitasyon eşyaların satıldığı dükkanlardan oluşan bir ilçe için tersini beklemek-deyim yerindeyse- hayalcilik sayılır. Nitekim buralardan alışveriş yapmayı tercih eden kesimin ağırlıklı biçimde Avrupa ülkelerinin işçi sınıfına mensup turistlerden oluştuğunu bilmeyenimiz yok; Yılmaz Özdil'in deyimiyle İngiliz muslukçu, Rumen kamyoncu, Belçikalı amele... Diyeceksiniz; üst gelir grubundan yabancıların yolu hiç mi Bodrum'a düşmüyor? Illa ki düşüyor. Cennet koyu, Türkbükü ve Yalıkavak gibi kuzey koylarındaki lüks otel ve marinalarda konaklamayı tercih ediyor, gerekmedikçe de dışarı çıkmıyorlar. Çok sıkılırlarsa yeni açılan lüks avm ya da hipermarketleri ziyaret etmekle yetiniyorlar. Özetle; İstanbul ya da yurtdışı menşeyli yatırımcıların tesislerinde mekik dokuyup Bodrum'u görmeden Bodrum'dan ayrılıyorlar. Onları çarşıya yönlendirecek sebepler icat edilmediği müddetçe çok ta haksız sayılmazlar. Mesela diyorum; küçük çaplı bir dönüşüm gerçekleştirmek neden mümkün olmasın? Louis Vouitton taklidini değil orjinalini satan butiklerin sanat galerileriyle yan yana sıralandığı bir çarşı düzeni niçin teşvik edilmesin?

Üçüncü ve belki de yaz turizmi için en mühim olan kısım; kıyılar meselesi. Şöyle de diyebiliriz; yıllar önce tartışılmaya başlanan ancak geçen yıl dönemin başbakanı Erdoğan'ın yaptığı teftişle siyasi ve sosyal hayatımızın ana gündem maddesine dönüşen ratingi yüksek yerel demogojimiz! Konunun iki boyutu var. Birincisi betonarme yapıların denize neredeyse hiç çekme mesafesi bırakmadan inşa edilmesi. Bu konuda merkezi hükümet tarafından yıkımlar yapılacağı yönünde açıklamalar olsa da henüz gözle görülür bir adım atılmış değil. Lakin Bodrum'un sosyal dokusunun konuyla ilgili fikir birliği yaptığını söylemek mümkün. Yarımadada yaşamayı seçmiş her kesimden insan kıyı şeridinin yapılaşmadan korunması gerektiği yönünde hemfikir. Ne var ki; sorun bununla çözülmüyor. Bahsi geçen kıyı şeridini kimin nasıl kullanacağı yönünde yepyeni bir tartışma ortaya çıkıyor.

Bir yanda sahili tapulu malı misali parsellemiş tesisler diğer yanda 'halk plajı diye bir şey yoktur; tüm plajlar halkındır' pankartıyla dolaşanlar... Itiraf etmek gerekirse; her iki tarafın ta kendi kitlesini coşturacak popülist söylemler bulmakta ve çözümsüzlükten beslenmekte ısrar ettiğini düşünüyorum. Dünyanın birçok turistik bölgesinde uzlaşma kültürüyle hallolmuş bu sorunun Türkiye'de neden böylesine uzatıldığını anlamak mümkün değil. Zira denklemin orta yolunu bulmak gayet basit. Nasıl ki tesis sahiplerine 'sen bu plajda kendi müşterilerine özel bir yer ayıramazsın, isteyen gelir, sahilin istediği noktasını istediği biçimde kullanır' demek gerçekçilikten nasibini almamış bir talepse; işletmelerin kıyı şeridini tümüyle kapatmaları da bir o kadar yanlış ve dayatmacı bir tavır. Brezilya'dan Fransa'ya kadar birçok turistik bölgede otellerin kendi butik hizmetlerini almak isteyenler için özel bir alan oluşturduğuna rastlanır. Lakin bu alan, halkın sahili kullanım hakkını gasp edecek büyüklüğe hiçbir zaman ulaşmaz. Dolayısıyla; Bodrum'un her koyunda halkın kullanımı için ayrılmış alanlar oluşturulmasıyla konunun kapanmasını ve mesainin yukarıda saydığım diğer sorunları görüşmek için harcanmasını umuyorum.

Neticede; sorunların her zaman ve koşulda ortaya çıkmaları muhtemel. Bodrum için üzücü kısım; sosyal ortamın çözüme dair umutsuzluğu. Söz konusu olumsuz havanın kaynağı genel olarak Büyükşehir yasasıyla alakalı. Kapanan belde belediyeleri ile yetkilerinin önemli bir bölümünü büyükşehire devreden ilçe belediyeleri için öngörülen uzun soluklu geçiş süreci halen tamamlanmış değil. Dolayısıyla yazı boyunca sıralanan sorunların detaylıca irdelenmesi epey zaman alacak gibi görünüyor. Kaldı ki kalıcı çözümler ortaya koymak için köy muhtarlarından Kültür ve Turizm Bakanlığı'na, STK'lardan sokaktaki vatandaşa kadar herkesin kendi yetki ve olanakları çerçevesinde çaba göstermesi ve uzlaşmayı hedef alan diyaloglar kurması icap ediyor. Ancak Bodrum siyasi ve sosyal kutuplaşmanın en yoğun yaşandığı bölgelerden biri. Dolayısıyla, farklı siyasi ideoloji ve kültürler arasında iletişim ihtimali her geçen gün azalarak yerini ayrışma eğilimine ve tutarsızlığa terk ediyor.

İlçenin sorunlarını dert edinen köşe yazarları için reva görülen tepkilerin söz konusu durumun en canlı örneklerini oluşturdukları aşikar. Muhafazakar hükümeti eleştirdiklerinde Ahmet Hakan ve Yılmaz Özdil'e alkış tutan hatta 'basın daha da özgür olmalı' söylemiyle belediye meydanına toplananların Bodrum'un eksiklerini dile getiren yazılar sonrasında demokratik tavırdan nasibini almayan tepkiler ortaya koyduklarına tanıklık ettik. Öyle ki 'Bodrum'a bir daha gelmeyin!' diye başlayan sosyal medya gönderileri hakaret içermeye kadar vardı. Hal böyle olunca; bize de yazıyı bitirmeden küçük bir hatırlatma yapmak kaldı; 'sadece merkezi hükümetin kusurlarını bulup çıkarmak değil turistik beldelerin eksiklerini hatırlatmak ta basının özgürlükleri arasında!' Bu nedenle; Bodrum'un geleceğini önemsesen her bireyin -fikirlerinin tümüne katılmasa bile- bahsi geçen yazarlara emeğinden ötürü teşekkür edip eksikleri gidermek adına çaba sarf etmeye başlaması gerektiğini düşünüyor ya da buna inanmak istiyorum. Üstelik söz konusu hayali yalnızca Bodrum için değil geçimini turizmden sağlayan tüm ilçe ve şehirlerimiz için öngörüyorum. 'Kızım sana söylüyorum; gelinim sen anla' misali...