Otuz saniye

Gündelik yaşantımın herhangi bir kısmında, nereden nereye gittiğimin önemli olmadığı bir durumda, trafikte seyrederken, gördüğüm,akabinde durduğum
kırmızı ışık, önce beni rengiyle silkeler,sonra da bana verdiği duygu durumuyla irkiltir. Eyvah! durdum. Kırmızı ışık. Kırmızı ışık tanrıları adına sakin olmalıyım.
Şimdi ya yanıma bir belediye otobüsü gelip durursa? Ya tıklım tıklım olur da bu otobüs (-ki bu çok muhtemel), içindeki mutsuz, üzgün ve ayakta kalmış yılgınlığıyla
bana boş boş bakan birisiyle göz göze gelirsem?????
Nasıl görünmeliyim? Geneli gibi umarsız, geneli gibi aldırmaz, geneli gibi vurdumduymaz veyahut. Zaten başkaca da çarem yok. Bu otuz saniye de, diğerleri
gibi beni bir zamandan başka bir zamana sürükleyerek götürecek. Ama onların, yani otobüsteki onlarca tanımadıklarımın haberi olmayacak. Onlar beni otomobilinde
oturmuş, kaygısı onlara benzemeyen, endişesi farklı olan, gözlüğü gözlerini kaybetmiş, yüzü yüzlerinden uzak bir kadın gibi görecek.
Beni benden alıp, otuz yıl öncesine taşıyan otuz saniye. Ne de uzun sürüyor bazan , kırmızı ışık tanrıları el atmalı bu duruma.
İlkokul zamanlarımın ilk senelerinde servisle gittim okula. Memur çocuğuyduk, her dönem servise binemezdik. Diğer senelerde ise o zamanlar kullanılan otobüs biletleri ile belediye otobüslerinde gelip gitmeye başladık. Abonman biletleri ile o vakit tanıştık. Abonmangillere karıştık...
Sekiz on arkadaş vardık aynı kaderi paylaşan. Yolculuklarımız zevkli bir serüven gibi dursa da, bir yandan da çok riskliydi... Mesela bir arkadaşımız karşıdan karşıya geçerken ölmüştü. Ama o zaman da, insan sudan ucuzdu...
Yazları okul yolunda arkadaşlarla yaptığımız otostoplar genelde polis arabaları olurdu. Her gün aynı saatte okul durağında olduğumuzu bilen sevecen polis amcalar,
kah bilerek kah tesadüfen, bize o güzel duyguyu yaşatırlardı. O zamanki polisler robotlaşmamıştı henüz. Onları insanlığıyla hatırlayan son jenerasjon olmasaydık keşke.
EGO otobüslerindeki şişman ve göbekli şoför amcalarımızın merhametine de az sığınmadık. Zira çoğunlukla çoğumuzun abonman bileti olmazdı. Biletsiz geçiş üstünlüğü yakalayınca biz, olağanca hızımız ve sevincimizle doldururduk otobüsün içini. Şayet şanslı günümüz değil de bunların hiçbirine rastlayamadıysak, açlık ve susuzluk eşliğinde yürüyecek sekiz-on kilometrelik yokuş bir Çankaya sırtı uzanırdı önümüzde. Bizler de bahtsız bedevi misali tabana kuvvet başlardık yürümeye. O zamanlar betonlaşmamış
bahçeli, tulumbalı gecekondu evleri yolumuzun üzerinde sıralanıyordu. İnsaflı bir ev sahibine denk gelebilmek için dua ettim ben de tulumba tanrılarına. Susuzluk bu bedeviler için en zor olanıydı. Ama şans bu ya içebiliyorduk suyumuzu da.
Yürüyüşümüzde atlattığımız badireler bitti sanılmasın, en büyüğü en sona saklanıyordu ki, bu da işemek mecburiyeti. Yol arkadaşlarımız, erkek olmanın avantajıyla bağa bahçeye işemek suretiyle rahatlarken, biz kızlar yine bir duvara toslamışlıkla bu sorunu çözemiyor ve eve kadar tutma yarışına giriyorduk. Fakat bu yarışın kazananı olmuyor,
çoğumuz sidik kokulu önlüklerle tamamlıyorduk parkurları. Nihayet evdeydik.
Orta okul ve lisede kullandığım toplu taşıma araçları, çoğu zaman bizim için toplu çile taşıma araçlarına dönerdi. Onlarca dakika beklediğin, bindiğinde oturacak yer bulmanın namümkün olduğu, adım atabilecek bir santimin bile kıymetlendiği, nefes almanın ter solumak manasına geldiği. İtin, kopuğun, sapığın, duyanın bindiği bir tuhaf kalabalıklar buluşması. Omzumda taşıdığım okul çantam, o güruhun ruhumda oluşturduğu baskıdan daha ağır değildi muhtemelen. İşte o unutulmaz otobüs yolculuklarında, hasbel kader yanyana gelinen ışıklardaki otomobillere bakarken sorgulamaya başladım "Adalet" kavramını. Ömrümün geri kalan kısmında ise başta evimizdeki diktatörle, yani babamla olan kavgamın başlaması o vakitlere denk gelir.
Ülkemizde, ortalama yedi kişiden bir kişiye bir otomobil düştüğüne göre, belediye otobüsündeki her yedi kişi trafikte bekleyen bir araç şoföründen alacaklı oluyor şu
durumda. Yani trafikteyseniz, duruyorsanız, ışıktaysanız veyahut akmayan bir metal nehrinin ortasında kaldıysanız düşünün..... Ben kırmızı ışık tanrılarıyla buluşmaya gidiyorum.

A+ A-