Priz Çeviriciler ve AKP

Diyelim ki yurt dışına tatile çıkacaksınız, yanınıza ilk alacağınız malzemelerden biri de kuşkusuz piriz çevirici olur.

Öyle ya, cep telefonunuz ve daha “bin bir türlü” eşyanız vardır elektrikle çalışan.

Bu durumda, gideceğiniz ülkenin prizine, sizin fişinizle uyum sağlatacak bir “çevirici” tedarik edip, bavulunuzun bir kenarına koyarsınız.

***

Ama AKP, adı Türkiye olan (kendisi için) yabancı ülkeye, yanına bir sürü şeyi olduğu gibi “priz çevirici” almayı da unutarak, gökten zembille düştü adeta.

Böyle olunca, AKP kurmayları, denize düşen yılana sarılır misal “piriz çevirici” yani uzman kartını soktular devreye.

Uzmanlar da Allah için, büyük bir iştah ile kolları sıvadılar!

***

Nizamname durumları filan anlayacağınız....

***

Oluşturulmaya çalışılan standartlar ve bunların nizamname haline getirilmesi, zamanın iletti olan siyaset boşluğu’ndan yararlanıp iktidarı ele geçiren AKP’yi, bir süreliğine de olsa rahatlattı...

Uzmanlar (piriz çeviriciler) bünyeye elektrik sağlamaya başlamışlardı ya, mesele yoktu...

Zaman içinde, nasıl olsa her şey yoluna girerdi...

***

Oysa zamanında, her sokağın başında bulunan ve her şeyi, bir (rakamla 1) liraya satan bir dükkandan gerçek bir piriz çevirici alınsaydı böyle bir sorunla karşılaşılmazdı.

Bir başka deyişle, öteden beri zamanın akışına ayak uydurulsaydı (senelere göre prim yapan renkler, eteklerin yıllara göre uzayan/kısalan boyları, kaldırım topuklar, yüksek ökçeler, büyük/küçük yakalar, ince/kalın kravatlar...) böyle uzman görüşüne filan hiç gerek kalmazdı.

***

Memleket yaklaşık iki yüz (yazıyla 2) yıldır yüzünü batıya dönmüş, oturmayı kalkmayı, giyinmeyi filan medeni dünyaya göre ayarlaya gelmişti, geliyordu...

Tamam kılık-kıyafet üzerine arada bir ayarlama (isterseniz inkılap diyelim) yapılmıştı ama ülkenin batıya yakın, medeni ülkelerle iş yapan, bilgi alıp veren kesimleri çoktandır nasıl oturulup kalkılacağını, neyin neyle giyileceğini, nerede nasıl davranılacağını zaten biliyordu.

Ayarlama (kılık kıyafet devrimi) sadece birkaç yüzyılı ıskalamış olanlar için gerçekleştirilmişti, o kadar...

Yasayla mı olmalıydı, yoksa özendirerek mi gerçekleştirilmeliydi tabii ki tartışılabilir ama Türkiye’de, üstelik ülkeyi yönetmeye soyunan kesimler, nasıl giyinmeleri ve toplumsal alanlarda nasıl davranmaları gerektiğini gayet iyi biliyorlardı.

Bilmeyen, dedim ya hani az önce “siyasetin bıraktığı boşluk” diye, işte tam da o zaman diliminde ülkeyi yönetme görevini devir almış olan AKP’nin kurucu, üst, orta ve alt düzey yöneticileriydi.

***

Neden mi? Şundan:

Onlar neredeyse bir yüzyılı es geçmiş, tekkelerinde, zaviyelerinde, arkadaş toplantılarında, öğrene geldikleri gibi yaşamayı sürdürmüşlerdi.

Tıpkı, İkinci Dünya Savaşı’ndan itibaren “yer altı”nda saklanan Avrupalı ya da Japonların, aniden ortaya çıktıklarında, geçen onlarca yılda neler olduğunu, hatta savaşın sona erdiğini bile bilmemeleri misali...

***

Durum bu kadar vahim olunca, hızlandırılmış eğitime gitmekten başka bir çare yoktu...

Çünkü uzmanlar (piriz çeviriciler) böyle buyuruyorlardı!

***

Önce kurucu kesimden başlandı...

Beş vakit namaz kıldığını tebarüz ettiren, bu nedenle de gurur vesilesi olarak sunulan dizi çıkmış pantolonlarla, belki gözden ırak bir belde belediyesi yönetilebilirdi ama koca bir ülke asla yönetilemezdi.

Neydi o öyle Kabe yeşilleri, dışkı rengi kahve rengiler, akıllara seza bej renkleri ve tabii ki altı farklı üstü farklı takım elbiseler, acayip garaip gömlekler ve onlarla asla uyum sağlayamayan kravatlar filan...

Hele ki kravatlar...

Erbakan Hoca’nın koca desenli Versace’lerine özenilmiş kravatlar...

***

Eşlerde durum iyice hazindi...

(Lütfen bu “hazin” lafını aşağılayarak değil, üzülerek söylediğim bilinsin...)

Gecekondu bölgelerinde bile terkedilmiş olan pantolon üzerine etek giymelerle filan bu işin yürümeyeceği aşikardı...

Çünkü uzmanlar (piriz çeviriciler) böyle buyuruyorlardı!

Tabii ki başlar örtülebilirdi ama öyle bir örtülmeliydi ki görenler “Vay be!” demeli, küçük dillerini yutmalıydılar.

Olumlu anlamda değil ama gerçekten de öyle oldu!

Breh, breh, breh ne baş bağlamalardı onlar öyle...

Farah Diba’nın tacı sönük kalmıştı yanlarında!

Bir bakan, bir daha bakıyordu...

***

Hayatında başını örtmemiş, tesettür lafını ilk kez duymuş uzmanlar (buraya yeniden döneceğim), Güllerin Savaşı isimli dizideki Gülfem ve Gülru misali ellerine boya kalemlerini alıp masaya oturmuşlar ve AKP kurucularının ve yöneticilerinin eşlerini adeta yeniden yaratmışlardı.

Tıpkı Roger Vadim’in Birigitte Bardot’yu, Jane Fonda’yı filan yeniden yaratması misali...

Piriz çevirici olmak kolay iş değildi!

***

Özellikle seçim zamanlarında, erkek neslinin saçlarını nasıl kesecekleri, sakallarını nasıl tıraş edecekleri, dökülmüş dişlerini hangi diş doktoruna yaptıracakları, hangi renkle hangi rengi birlikte kullanacakları, ellerini nerede nereye koyacakları ve benzeri konular üzerine, “aklı evvel”ler (isterseniz reklamcı/halkla ilişkilerci filan da diyebilirsiniz) güruhu ve “uzman”lar çok ama çok uğraştılar.

Bazen olurmuş gibi oldu ama genellikle olmadı!

Ya Rabbim, ne zor bir şeymiş böyle, toplumun gelişmişlik düzeyine uygun, hiç değilse yakın bir görüntü sergileyebilmek!

***

İş vesilesiyle sık sık Avrupa’ya ve ABD’ye gitmek durumunda olan AKP yöneticileri için durum biraz daha kolaydı.

Yoğun işlerinizin arasında, giderdiniz dünyanın en seçkin, en elit kesiminin gittiği mağazalara, alırdınız düzinesiyle gömlekler, en ucuzu beş/on bin dolarlık takım elbiseler, onlara keza ayakkabılar...

Böyle olunca, adınızı bile yazarlardı mağazalarının şeref listesine:

“Sayın BİLMEM KİM de mağazamızın müşterileri arasındadır...”

***

Öte yandan bir de bünye var...

Değil mi ama?

Babaannemin çok güzel bir sözü vardı, tam burada söylenmesi gereken ve donla ilgili olan...

Ama olmaz, söyleyemem.

Ben yine “bünye” diyerek ya da hikayede olduğu gibi, “kırk yıllık Kani olur mu Yani?” deyip geçiştireyim.

(Hikayeyi bilmeyenler, lütfen Google Hazretleri’ne sorsunlar...)

***

Baştan bu yana, bütün bu sözleri neden söylediğimi, sözü nereye getireceğimi düşünüp duruyorsunuz değil mi?

Şunun için:

Dün basına şöyle bir haber yansıdı:

“AKP, illerdeki bütün gençlik kolları başkanlıklarına İVEDİ bir haber  gönderdi. Gönderilen yazıda, ÇOK HAVALI OLUYOR VE TEPKİ ÇEKİYOR gerekçesiyle, bundan böyle, GENÇLİK KOLLARI MENSUPLARININ GÜNEŞ GÖZLÜKLERİ, YAKA MENDİLLERİ VE RUGAN AYAKKABIDAN UZAK DURMASI istendi. Hatta, YERLİ YERSİZ KRAVAT KULLANMAK bile buna dahil edildi.”

Arada bir diyorum ya hani “Vah benim güzel vatanım!” diye, işte tam da öyle.

***

Uzmanlar yine devrede anlaşılan!

Ama aradan bunca yıl geçmesine karşın, AKP’nin İVEDİ başlığıyla teşkilatına böyle bir yazı gönderilmesinde büyük bir terslik yok mu?

***

Müsaadenizle, yazının ortalarında bir yerde ettiğim (buraya yeniden döneceğim) noktasına geri dönmek istiyorum.

Sahi, piriz çeviriciler görevlerini layıkıyla yerine getiriyorlarsa, aynı meseleye, başka bir açıdan da yaklaşarak ışık tutmamız gerekmiyor mu sizce?

Acaba problem uzmanlarda, yani “piriz çevirici”lerde değil de aletten kaynaklanamaz mı?

Söz gelimi telefonda ya da ütüde filan bir sorun olamaz mı?

Tamam, piriz çeviriciler alete elektrik gelmesini sağlıyor ama şehirde kullanılan enerji ile (mesela 220 volt) aletin istediği enerji (mesela 110 volt) olamaz mı?

Ya da tam tersi 110’a 220...

Yoksa böyle bir sorun mu var?

Ve öyleyse, buna bir çaresi yok mudur?

Vardır tabii.

Araya bir regülatör konulabilir.

***

Ama Allah aşkına, bunun daha daha kolay bir yolu yok mu?

Piriz çeviriciler, adaptörler filan...

Nedir bu böyle?!

***

Zamanın rüzgarı azizim...

Zamanın rüzgarı yakalanabilirdi (zamanında) pekala...

***

“Ben yolumdan bir milim sapmam” diye ayak diremek, “Türkiye’yi tümüyle, mutlak bir şekilde kendine benzetmek” için ‘fevkaladenin fevkinde’ çaba sarf etmek yerine, onunla birlikte ‘biraz, makul ölçüde, mütevazı’ değişime uğramak mümkün olabilirdi...

Oturup kalkma, yeme içme, giyinme, konuşma kültüründe, “ufak tefek” de olsa revizyona gidilebilirdi...

***

Hadi geçen yüz yıl boyunca inatla olmadı, geçen on üç yıl süreyle, usuletle ve suhuletle gerçekleştirilemez miydi bu değişim?

Pekala gerçekleştirilebilirdi.

Ah şu kibir, şu kendini beğenmişlik, ah “onlarda kim ki, ben var ya ben”cilik olmasaydı...

Bir başka deyişle, halamın bıyığı olsaydı, amcam olurdu...

***

Neden iktidar olmasından bu yana on üç (yazıyla 13) yıl geçmesine rağmen, AKP hala piriz çeviriciler marifetiyle yönetilmeye devam ediliyor dersiniz?

Bir başka deyişle, AKP iktidar olduğunda beş yaşında olan çocuklar 18’lerine girdiler ve gençlik kollarında çalışıyorlar ama neden hala şu “kılık kıyafet meselesi” halledilemedi?

Anlaşılan, gerçekten de bir çocuğu eğitmeye anne/babasından değil, büyükanne/büyükbabasından başlamak gerekiyor.

***

Sevgili Bayanlar, Baylar ve Çocuklar,

Size bir sorum var:

AKP’ye özgü şu KILIK KIYAFET MASKARALIĞI ile, aynı çevrenin yüz yıldır diline pelesenk ettiği, eleştirdiği KILIK KIYAFET İHTİLALİ karşı karşıya konulduğunda, söyleyin bana, acaba sizce hangisi daha akla yakın görünüyor?