Sivil darbe nedir? Nasıl yapılır?

Üzerinde yaşadığımız topraklar, üç önemli dert nedeniyle nefes almakta zorluk çekiyordu.

Gelin bu üç derdin ne olduğunu hatırlamaya çalışalım:

  1. Bu ülke oldum olası radikal İslam sorunuyla boğuştu.
  2. Hep bir doğu sorunumuz, bir başka deyişle Kürt problemimiz oldu.
  3. Cumhuriyeti kuran ana unsurlardan biri olan “asker aydın zümre” ülkenin nasıl yönetilmesi gerektiği konusunda kendisinin yegane karar verici olduğunu düşündü.

Şimdi de isterseniz bu üç unsuru yakından görmeye çalışalım.

***

Radikal İslam ile başlayalım:

Hepimiz biliyoruz ki bu sorun gökten zembille inmedi.

Osmanlı’dan günümüze kadar süren bir problem.

Şöyle geriye dönüp bir hatırlayın...

Osmanlı ne zaman yüzünü batıya dönse, radikal İslam “Bok yeme otur!” narasıyla ayağa kalktı.

İlk baskı makinesinin kullanılmasından, askeri düzeni iyileştirmeye, eğitim sistemine çeki düzen vermekten, adaleti ehlileştirmeye kadar her konuda, radikal İslam ülkenin hep engelleyici gücü oldu.

Osmanlı’nın ardından, Cumhuriyet’in kurulmasıyla girişilen eğitim reformları esnasında, çağdaş medeniyetlerden ne kadar geri kaldığımızı gördük.

Bu açığı gidermemiz, mesela gelişmiş anlamda fizik, kimya, matematik, tıp, mühendislik gibi konularda eğitim sağlayabilmemiz, Nazi rejiminden kaçan eğitimciler sayesinde olabildi.

Ancak onlarla birlikte, modern anlamda üniversitelere kavuşabildik.

Mustafa Necati ve Hasan Ali Yücel ikilisinin yaptığı eğitim reformuyla, batı uygarlıklarını neredeyse yakalamak üzereydik...

Ama olmadı!

Radikal İslam buna izin vermedi.

İsterseniz, radikal İslam problemini şimdilik sadece eğitim örneğiyle sınırlı tutalım, yoksa yazı amacından sapacak.

***

Dedim ya üç ana problem diye ve ikincisi olarak Kürt meselesinden söz ettim.

Gelin şimdi de bu konuya göz atalım kısacak:

Doğu problemimiz de gökten zembille inmedi.

Osmanlı da az boğuşmamıştı bu problemle.

Genç Türkiye Cumhuriyeti, devraldığı bu problemi eskinin metotlarıyla çözmeye kalkınca olanlar oldu...

Dersim İsyanı ile başlayan ve o günden bu yana süren, zaman zaman azalmış gibi görünse de alttan alta hep devam eden bu problem de ülkenin yakasını bir türlü bırakmadı.

Nedeni malum:

Başlangıçta ülkeyi yöneten güçler ve eğilimlerce “bir problem” olarak görülmedi.

Böyle olunca, çözümü için uygulanan metotlar doğal olarak sonuçsuz kaldı.

(İsterseniz gelin bu konuyu da burada bırakalım. Az önce dediğim gibi, amacımız bu meseleyi masaya yatırıp enine boyuna tartışmak değil. Sadece böyle bir problem olduğunu tespit etmek ve üçüncü en önemli konuya geçiş sağlamak.)

***

Evet, geldik üçüncü önemli probleme.

Demiştik ya hani “asker aydın zümre, ülkenin nasıl yönetilmesi gerektiği konusunda kendisinin yegane karar verici olduğunu düşündü” diye, işte bugünkü konumuz bu ve tabii devamı da var.

Gerçek şu: Bu ülke askeri diktatörlüklerden çok çekti!

Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihi, bir anlamda İhtilaller ve Darbeler Tarihi’dir.

Ama gün geldi, devran döndü ve ülkenin bu meselesi, bir an sanki ortadan kalkmış, kaldırılmış gibi göründü.

Sevindik!

Önceki ihtilallerden hesap soruldu.

“Emekli darbeciler” itibarsız hale getirildi.

“Yapma ihtimali olanlar”a ahlaksız bir savaş açıldı!

Türkiye’nin rütbeli tüm askerleri, ülke sathında ve tüm toplum kesimlerinin gözden düşürülmeye çalışıldı...

Eyvallah...

(Bu konuyu da uzun uzun tartışmayacağım!)

***

Başta sıraladım ya hani “ülkenin üç ana problemi vardı” diye.

İşte onlardan birinden “kurtulduk” diye sevinmemiz gerekmez mi?

Ne sevinmesi, zil takıp oynamak lazım...

Öyle değil mi?

***

Değil.

Biz, ülke olarak, bir problemi çözerken ötekini, hatta ötekilerini üretme uzmanıyız.

Geçmişte de böyleydi, şimdi de böyle.

Üstelik şimdi, daha da fazla böyle.

***

Peki, acaba kim ister bunu?

Eminim kimse istemez.

Peki, acaba neden böyle oluyor dersiniz?

Aynı dilden konuşmuyoruz da onun için!

Siyasi parti, ordu, muhalefet, iktidar, serbest seçim, sosyal sınıf, demokrasi, din, azınlık, anayasa, meclis, temsil, hasılı kelam modern dünyanın her birine bir anlam yükleyip, konuştukları zaman “aynı şey”i anladığı bu kavramlar bizde her telaffuz edene farklı “şey” söylüyor.

(Bu konuyu da isterseniz çok uzatmayalım. Ama ileride mutlaka konuşalım.)

***

Asker’in tahakkümünden kurtulduğumuza şöyle doyasıya sevinemedik bile.

Hani bir kaç yıl, bir kaç on yıl filan...

Ülkenin en büyük üç probleminden üçüncüsü neredeyse aynı gün şekil değiştiriverdi.

Ne mi oldu?

Bu kez de ülkede sivil bir darbe gerçekleşti.

“Yahu sivilin darbesi mi olur?” filan demeyin.

Bal gibi olur.

Eğer bir toplum kesimi öteki ya da ötekiler üzerinde tahakküm kurmaya kalkarsa, asker ya da sivil tarafından yapılmış olsun, buna darbe denir.

Tarih okuyanlar bilir, örnekleri çoktur.

***

Askeri ya da sivil güçlerle, bir trendi yakalar ve iktidarı ele geçirirsiniz  ve “Oldu da bitti maşallah!” dersiniz...

Bundan böyle artık herkesin sizin koyduğunuz kurallara göre hareket etmesi gerektiğini söyler, yasaları da buna göre düzenlersiniz...

Siz buna belki demokrasi adını verirsiniz ama gerçekte öyle değildir.

Buna, bal gibi diktatörlük denir.

***

İşte ispatı:

Kenan Evren ve arkadaşları bir sabah iktidarı ele geçirdiler ve artık her şey değişti deyip bir Anayasa yaptılar.

Ülke tam 34 yıldır bu Anayasa ile yönetiliyor.

Oysa 12 Eylül darbesi sadece birkaç yıl sürdü.

Kuralları ise, hala yürürlükte.

Sizce bu yönetim bir diktatörlük değil miydi?

***

Önemli olan asker ya da sivil tarafından yapılması değildir.

Gerçekleşen darbe midir, değil midir ona bakılır.

Bir trendi yakalarsınız, yetecek kadar oy alırsınız, ülkenin yönetiliş tarzında önemli değişikliklere yol açarsınız.

Gün olur devran döner ve insanlar yaptıklarının yanlış olduğunu, daha önce oylarıyla verdikleri bazı kararların kendilerinden yana değil kendilerine karşı olduğunu düşünürler.

İşte tam bu anda “Madem öyle, tamam o zaman sizin dediğiniz olsun!” dediğiniz zaman size demokrat derler.

Yoksa “Eeee, ne yapalım kabul etmeseydiniz. Bir kere ettiniz. Kurallar değişti. Şimdi sittin sene bu kurallarla yönetileceksiniz” (mesela 34 yıl) dediğiniz an adınız diktatöre çıkar.

***

Şu anda Türkiye’de olan tam da budur!

Bir trendi yakalayıp halkın oyuyla seçilen Cumhurbaşkanı, ülkenin sistemini o trendde aldığı oyları gösterip şekillendirmeye çalışmaktadır.

Oysa gün olmuş, devran dönmüştür...

Eski çamlar  (hoş artık bardaklar çamdan değil camdan yapılıyor ya) bardak olmuştur...

***

Dedim ya “Türkiye’nin bir batı uygarlığı olmasına –isteyen parmak kaldırsın- daha çok var” diye.

Ve hani, bir sürü kavram sıralayarak bunların içini hepimiz farklı dolduruyoruz diye de ilave etmiştim...

İşte bu sözlerime bir ince ayar yapmam lazım!

Yoksa yanlış anlaşılmalara yol açabilir.

Aslında bu durum (yani sözlerin içini farklı doldurma hali), sözlerin anlamlarını bilmemekten kaynaklanmıyor.

Biz doğulular, kelimeleri de bütün öteki konularda olduğu gibi işimize geldiği gibi eğip bükmeyi seviyoruz.

Kabul edelim bunu!

Her fırsatta nasıl erdemlerimizle öğünüyorsak, kötü yanlarımızı telaffuz etmekten de kaçınmamalıyız...

***

Neden mi söyledim bunu?

Şundan:

Sayın Cumhurbaşkanı da biliyor yaptığının yanlış olduğunu.

Tıpkı Kenan Evren ve ötekiler gibi...

Diktatöre dünyanın her yerinde diktatör derler.

Asker de olsa sivil de olsa.

***

Hasılı kelam Sevgili Bayanlar, Baylar ve Çocuklar,

Türkiye’nin üç büyük problemi vardı.

Üçüncüsü ve en önemlisi biri gidip öteki gelen “askeri diktatörlük”ler idi.

Şimdi de üç büyük problemi var.

İkincisi bildiğiniz gibi... Bir başka deyişle, doğu cephesinde yeni bir şey yok!

Birincisi ve üçüncüsü ise şekil değiştirdi.

Radikal İslam iktidar oldu... Eğitimden, adalete her alanda görebilirsiniz bunu...

Üçüncü büyük probleme gelince:

Askeri diktatörlükler sona erdi. Yerini sivil olana bıraktı.

***

Umarım ve dilerim, bir gün askeri ve siviliyle herkesin “demokrasi”den aynı “şey”i anladığı noktaya geliriz.