Sorun!

Yazmak mı zor, yaşamak mı?.. Sanırım, ikincisi.

Çözdükçe dolaşan bir düğüm karşısında sabırlı olmak veya kılıç kuşanmak!

Hangisi doğru? Çok zor olsa da sanırım, birincisi.

Bir cami avlusunda yedi cenaze var; fotoğrafı aklımda:

14 can babalarına son görev için koşuyorlar…

On binlerce yaşama, milyarlarca kaynağa neden olan bir dram, bir olgu, bu…

On yıl önce sönülmendi, enerji haritalarının piyasaya sürülmesiyle, yeniden alevlendi…

Dış basına göre Hükümet, “ömür çizgisinin en riskli işine girişmiş bulunmakta”.

Şunu yazmıyorlar, biz, okumalıyız:

İrlanda-IRA, İspanya-ETA… Siyasi sisteme eklemlenmek son duraklarıydı…

Bu da ateşkesle değil, silah bırakmayla oldu… Silahları, halk teslim aldı: Nasıl mı?..

Yüksekova’daki resim ile!  Köylüler, kaçırılan öğretmenlerinin ardından koştular…

O arada, anketlerden “birlik” çıkıyor ama Türkiye fiilen değilse de zihnen bölünüyor.

Federasyon üretecek bir Anayasa ile Şampiyonlar liginden amatör kümeye düşeriz!

“Sorunun” çözümüne bu topraklardan bakmalıyız.

Huzuru arıyoruz; Mersin’i Batman’dan, Şırnak’ı Adana’dan ayırmadan…

Emperyalizm, Anadolu’yu ‘saymıyor, kapitalizm, insan’ı tanımıyor:

Biz ise, Cumhuriyetle yurttaşız, demokrasiyle vatandaş!

Bunun değerini en iyi bilen de halkın ta kendisi.

Sözünü samimiyetle dile getiren kesimler: “İş, aş, fabrika, okul!” diyor.

Biraz daha derine inen analizler, toprak reformunu çağırıyor;

Tarancıların, Süleyman Naziflerin Diyarbakır’ı Gaffar Okkan gibi yöneticileri anıyor…

Ankara’nın Doğusunda, Yozgat’ın yamacında eksik olanda çoğalmak değil,

Organize sanayi bölgeleri ve serbest bölgeler ile refahı artırıp paylaşmak,

Uçaklardan ışıkları yanan kentler ve köyler görmek, Mardin’den ‘marka yaratmak,

İnsanca yaşamak, özgürce konuşmak.

Bütün mesele bu (şu):

Yüreğimizi bölüp yaşayamayız!