Suriye Kabusu

Ana muhalefet CHP’nin geçen hafta sonu düzenlediği Uluslararası Suriye Toplantısı kamuoyunda haklı olarak büyük ilgi gördü. 

İlginin nedeni AKP’nin büyük yanlışlar üzerine kurulu siyaseti nedeniyle Suriye krizinin bir kabus gibi üzerimize çökmesi. Bir başka neden, CHP dahil muhalefetin bugüne dek bu kabusa dönük bir çözüm önerisi ortaya koyamadığı için doğan beklentiler.

Suriye krizinde AKP nereden nereye geldi, önce ona bakalım.

Krizin kökeninde, Suriye halkının özgürlüğünü ve onurunu korumak için Ortadoğu’nun en gaddar ve zalim diktatörlerinden Esed’e (*) karşı meşru ayaklanması ve rejim tarafından kanlı şekilde ezilmesi yatıyor.

Ancak çatışmanın dehşet verici bir yıkım ve kırıma dönüşmesinin temel nedeni, ‘savaş yoluyla rejim değişikliği’ politikasıdır. Bu projenin AKP’nin tam desteği olmadan ABD ve ortakları tarafından yürütülmesi neredeyse imkansızdı.

Esed’in eli kanlı bir diktatör olması, AKP’nin hemen hiçbir ciddi tahlile dayanmadan başlattığı siyaseti; dışardan askeri müdahaleyle rejim değiştirme siyasetini asla haklı çıkarmaz.

İzlenen politika akıl dışı ve sorumsuzdu, çünkü başarı için gerekli temel koşullar mevcut değildi. İçeride direnişin liderliğini üstlenecek ve eski rejim devrildikten sonra yönetimi devralacak bir muhalefet yoktu. Asgari ölçüde bir uluslararası fikir birliği de yoktu.

Esed’in ayakta kalmasını sağlayan öncelikle bu iki neden oldu: Muhalefetin başsız, her biri ayrı hareket eden, sürekli biçim değiştiren Cihatçı Selefi gruplardan oluşması ve dışardan gelen Rusya-İran desteği.

Her şeye rağmen Esed rejimi elbette devrilebilirdi. Ama devrilseydi, bu kez kafa kesici Cihatçı milis gruplar arasında daha kanlı bir iktidar kavgası başlayacak, Suriye daha korkunç bir yıkım ve kırım yaşayacaktı.

İlaveten AKP, Suriye siyasetini ABD-İsrail çıkarlarının emrine sundu. Bu ikili, ne Esed rejiminin ne de muhalefetin kazanmasını istiyordu. ABD’nin muhalefete ağır silah yasağı koyması ve bu koşulu sıkı şekilde denetlemesi o nedenleydi. Denetim, Türkiye-Suriye sınırında konuşlanan çok sayıda CIA elemanı tarafından yapıldı. AKP böylesine acımasız bir senaryonun kilit oyuncusu olmayı içine sindirdi.

Donald Trump 2016 sonunda ABD Başkanı seçildiğinde, Esed’in devrilmeyeceği büyük ölçüde görülüyordu. Başkan Trump’ın 2017’de muhalif Cihatçı milislere verilen silah ve para yardımını kesme kararıyla birlikte Suriye’de krizin 6 yıllık ilk aşamasının son bulduğu, ikinci aşamaya geçildiği söylenebilir: Rejim değiştirme projesi çökmüş, Esed’in kalıcı olduğu anlaşılmıştı. 

ABD’nin ikinci aşamadaki siyaseti de yapıcı olmaktan uzak ve Esed rejimine hayatı zorlaştırmak üzerine kurulu. Ülkenin yeniden inşası için gerekli ekonomik desteğin sağlanmasını, Arap Birliği’ne tekrar kabul edilmesini, diplomatik olarak tanınmasını, vs. engellemeye çalışıyor. En önemlisi, Fırat’ın doğusunu tutarak Esed rejiminin Suriye’nin tamamında yeniden egemenlik sağlamasını ve Suriye-İran işbirliğini kesmeye çalışıyor. İran’ın Washington için herhangi bir tehdit oluşturması söz konusu değil; ama bu noktada ABD’nin son on yıllarda Ortadoğu siyasetini belirleyen en önemli husus etkili: İsrail’e destek.

AKP ikinci aşamada, başlangıçtaki büyük yanlışlarını bu kez başka bir düzlemde sürdürmeye başladı. Esed rejiminin en sert düşmanı AKP, birden Esed rejiminin en büyük koruyucusu Rusya-İran cephesine kendini atıverdi. Terk etmek zorunda kaldığı rejim devirme siyaseti yerine de, görünüş itibariyle Suriye Kürtleri karşıtlığını koydu. Bu iki hamle de ciddi ölçüde sorunlu.

Rusya-İran cephesine katılması, en hafif deyişle tuhaf. Tuhaflık sadece yapılan aşırı zikzak ve bunun yarattığı güven kaybı nedeniyle değil. 

AKP, Esed’e karşı sürdürdüğü savaşı kaybetti. Yenilgiyi henüz hazmedebilmiş ve kabullenmiş değil. Koşullar uygun olmadığı için giderek daha az dile getirse de, hâlâ Esed’e karşı büyük öfke besliyor ve onu devirme hayalleri peşinde. AKP’nin şu an Suriye siyasetini belirleyen en önemli etken hâlâ Esed karşıtlığı.

Bu noktada, İstanbul’da yapılan son Astana Zirvesi’nde İran Cumhurbaşkanı Ruhani’nin tam bu yönde bir imada bulunduğuna işaret edebiliriz.

Asıl tuhaf olan AKP iktidarının, Suriye’de güttüğü temel hedefler itibariyle ABD’nin şimdiki hedefleriyle uyum içinde olmasına rağmen, tam tersi hedefler besleyen Rusya-İran cephesinde duruyor olması. Tek bir vücutta yaşayan iki karakter gibi, çift kimlikli bir Suriye siyaseti izliyor. Psikolojide bunun adı çoklu kişilik bozukluğu.

AKP’nin ikinci aşamadaki temel projesi, Suriye’de geniş alanları askeri güç kullanarak kendi kontrolü altına almak ve bu bölgelerde Sünni Arap nüfusa dayalı yapılar oluşturmak. Bu alanlara TSK koruması altında Sünni Cihatçı milis gruplar yerleştiriliyor. Fırat’ın batısında da hedef aynı. 

Açıkça dile getirilmese de güdülen esas hedef, Esed rejimine karşı Ankara kontrolünde muhalif güç merkezleri oluşturmak. Esed rejimini değiştirme mücadelesi bu alanlar üzerinden devam edecek. Ayrıca yapılan açıklamalar ima ediyor ki, koşullar uygun olursa bu toprak parçalarının misak-ı milli içinde kaldığının ilan edilmesi ve Türkiye’ye katılması bir seçenek olarak değerlendiriliyor. 

Ama görünürdeki siyaset Suriye Kürtleri karşıtlığı üzerine kurulu. Bu yaklaşım ülkede şiddetli bir milliyetçilik rüzgarı estirmeye de yardım ediyor. Suriye Kürtlerinin Türkiye’ye tahammül edilmez bir tehdit oluşturduğu ileri sürülüyor. PYD’nin PKK’nın bir kolu olduğu vurgulanıyor - ki doğru. ABD-PYD işbirliğine o nedenle sert şekilde karşı çıkılıyor. 

Suriye savaşının ilk yıllarında AKP, aynı PYD ile işbirliği yapmak için yoğun çaba göstermiş, müzakereler yapmış, hatta PYD lideri devletin resmi uçağı ile defalarca Ankara’ya taşınmıştı. PYD o zaman da PKK’nın bir kolu idi. AKP’nin arzusu, Esed’i devirme savaşına PYD’nin de katılmasıydı. Anlaşamadılar. Kim haklı çıktı sorusu bir yana, anlaşmış olsalardı, ABD’nin bugün yaptığı gibi, Türkiye de PYD’yle beraber savaşacaktı. 

AKP bir ara ABD’nin İncirlik hava üssünden PYD’ye silah taşımasına da izin vermişti. PKK uzantısı PYD bir tarafa, AKP iktidarı bizzat PKK’nın lideri Abdullah Öcalan’la işine geldiği zaman işbirliği yapmıyor mu? Daha dün İstanbul’da seçim kazanmak için işbirliği yapmadı mı?

AKP gerçekten Suriye Kürtlerini büyük bir tehdit olarak görse herhalde öncelikle Esed’le anlaşır, daha farklı şeyler yapardı.

Suriye Kürtlerinin toplam nüfusu 1,7 milyon civarında. Hepsi PYD yanlısı değil. Ekonomik olarak zayıf durumdalar. Genellikle Türkiye sınırına yakın düz arazi parçalarında ve coğrafi olarak dağınık durumda yaşıyorlar. Böyle bir nüfus Türkiye’nin bekası için ciddi bir tehdit oluşturabilir mi? Kaldı ki PYD, Esed yönetimiyle anlaşmak ve Suriye’nin bir parçası olmak istiyor. Büyük olasılıkla öyle olacak.

Bütün bunlar Türkiye’nin ciddi bir Kürt sorunu olmadığı anlamına gelmiyor. Evet var. Ama bunun kaynağı da temel çözüm yeri de öncelikle Türkiye sınırları içinde aranmalı.

Krizin ilk yıllarında, Suriye savaşında en büyük zarara uğrayacak ülke Türkiye olacak diye defalarca yazdım. Tabii Suriye hariç. Bugün gelinen durumun özeti şöyle:

- Şimdi Ankara’yı en büyül hasım gören Esed rejimi kalıcı. İlişkilerin tamiri ne kadar sürecek ve hasar bedeli ne olacak, henüz bilinmiyor.

- Türkiye’nin stratejik tehdit değerlendirmesi içinde daima öncelikli yeri olan Rusya şimdi güney komşumuz, kalıcı ve bölgedeki en etkili oyun kurucu oldu. Türkiye’ye dönük birinci önceliği, NATO’dan koparmak veya Amerika’yla çatışmasını sağlamak.

- İran liderliğinde güçlü bir Şia kuşağı (Suriye-Irak-İran) Türkiye’yi güneyden çevreliyor. AKP siyaseti nedeniyle, bu üçlü içinde en iyi ilişkiye sahip olabileceğimiz Irak’la dahi kavgalıyız (bkz: Bir önceki yazımız ‘Çarpık Irak Siyaseti’).

- Rezil bir Ortadoğu siciline sahip ABD, Fırat’ın doğusuna yerleşti. Üstelik şimdi her türlü aşırılığı yapabilecek, ama ne yapacağı belli olmayan çılgın bir Başkan var. Özellikle gelecek yıl tekrar seçilirse. AKP, ABD’de en yakın dost olarak Trump’ı görüyor; ama acı şekilde yanılabilir.

- Binlerce, belki on binlerce kafa koparan Cihatçı Selefi militanın Türkiye’ye sığınma ihtimali yüksek.

- Yıllarca süren açık kapı siyaseti ve sınırda önlemlerin gecikmesi nedeniyle, Suriyeli sığınmacı sayısı resmi rakamlara göre şimdilik 3.6 milyon. Nerede duracak belli değil. Ekonomik ve toplumsal yük ürkütücü.

- Bütün bunların üstüne, muazzam tehlikeler içeren Suriye’de kendine bağlı alanlar yaratma projesi var. Bu girişim ne zaman ve nasıl son bulacak, projenin sahibi de bilmiyor. O arada, ABD ve Rusya’nın hayli düşük askeri maliyetlerle Suriye’de bulunduğuna, Ankara’nın yüksek maliyetli askeri operasyonlar planladığına işaret edelim.  

İşte Suriye kabusu dediğim bu.

Son olarak, sürdürülen Kürt karşıtı politikayı ve içerde bilinçli şekilde kabartılan milliyetçiliği ilave edelim.

Allah Türkiye’nin yardımcısı olsun.

 

CHP Konferansı

Suriye konusunda sadece AKP’yi eleştirmek haksızlık olur. Çünkü muhalefet de bugüne kadar isabetli öneriler ve eleştirilerle güçlü bir kamuoyu yaratamadı. Sessiz kaldı, etkisiz kaldı, hatta yer yer destekledi.

CHP’nin son konferansı o açıdan olumlu ve umut verici. Dileyelim ki devam etsin. CHP dahil muhalefet, güçlü bir siyasetle kamuoyu yaratabilir ve iktidarı değişme zorlayabilir.

O açıdan CHP’nin son konferansı sınırlı bir katkı oluşturuyor. Burada sadece iki eleştiri ifade edeceğim.

Son dönemde CHP dahil pek çok çevrede, Esed yönetiminin tanınması ve işbirliği Suriye’de çözümün merkezine koyulmuş durumda.

Evet, Esed rejimiyle diplomatik ilişkinin kesilmesi AKP’nin yanlışlarından biriydi ve bu ilişki artık tekrar başlamalı. Ama kabusa neden olan temel yanlış o olmadığı gibi, şimdi çözümün merkezine konulması da gerçekçi değil. 

CHP “barışa giden en kestirme yol, Şam’a giden yol” diyor. Şimdi Suriye kabusunun geldiği nokta öylesine karmaşık ki, bu kolaycı slogan yetersiz kalıyor. 

Türkiye’nin merkeze aması gereken temel diplomasi Şam’la ilişkiden çok, Suriye için uygun bir Rusya-ABD mutabakatının oluşmasına katkı yapmaktır. AKP tam tersini yapıyor ve bu iki büyük devleti birbirine karşı kullanmaya çalışıyor; geri dönüp kendini vurabilecek bir kurnazlık.

CHP’nin Şam merkezli yaklaşımı başka açılardan da sorunlu. Esed’in eli kanlı bir diktatör olduğunu ve Şam’la ilişkinin temel haklar ve demokrasi talepleriyle beraber ele alınması gerektiğini göz ardı ediyor.

Esed’le işbirliğini savunan pek çok çevre bunu, ‘Suriye Kürtlerini biz tek başımıza değil, Esed’le işbirliği yaparak halledersek daha kolay olur’ düşüncesiyle dile getiriyor. CHP’nin tutumu açık değil, ama korkarım ki onlar da bu milliyetçi/ulusalcı çizgiye yakın duruyor.

İkinci eleştirim Kürt sorunuyla bağlantılı. Türkiye açısından Suriye kabusunun geldiği nokta, Kürt sorunuyla yakından ilişkili. Kürt sorununa doğru bir çözüm önerisine sahip olmayan hiçbir taraf, Suriye sorununa da doğru çözüm bulamaz. CHP’nin ise Kürt sorununa çözüm önerisi yok.

 ----

(*)- Esed ve Esat, Arapça’da ve Türkçe’de iki farklı isim ve iki farklı anlamı var. Selim ve Salim gibi. Arapça’da Esed, Arslan demek. Bu sözcük eskiden Türkçe’de de kullanılırdı. Arslan burcu, Esed burcu idi. Üzerinde arslan resmi bulunan Selçuklu gümüş parasına Esedi denirdi.

Suriye’yi neredeyse yarım yüz yıldır demir yumrukla yöneten ailenin adı Esed’dir. Bu ailenin Şia içindeki Nusayri inancına bağlı olduğu dikkate alınırsa, ismin doğru yazımı daha da önem kazanır. Şia’da Arslan kavramı özel değer taşır. Halife Ali’nin bir lakabı Allah’ın Arslanı anlamına gelen Esedullah’tır; Esatullah değil. Beşşar Esed veya babası Hafız’ı övmek isteyenler, onlardan alegorik bir dille, Şam’ın Arslanı diye söz eder. Bu başlığı taşıyan biyografileri yazılmıştır. Esat’ı kullanırsanız bütün bu anlamları göremez, yoksun kalırsınız.

Esat (Esad) diyenler ne yazık ki, Arapça bir ismin Batı dillerinde yazılış şeklinden kopya çekiyor. Esed veya Esat şeklindeki kullanımı siyasi bir tavır belirtisi olarak yorumluyanlar da var ki, yüzeysel bir görüştür.

A+ A-