Tadımlık Çerez

Uzun zamandır yazamadım. İşler güçler ve amansız bir kış ısrarla yakamı bırakmadı. Putin ve Erdoğan’ın benzerlikleri ve Türk-Rus toplumunun ortak nitelikleri konusunda analizler yapmakta biraz geç kaldım. Kafamdaki fikirleri kâğıda dökmekte gecikince başka düşünürler bu konuda topa girdiler. Bende orijinalliğini kaybettiği için şimdilik Putin-Erdoğan benzetmelerinden uzak duruyorum. Ancak Türkiye’nin geçtiği süreçte arka alan fonu olarak sizlerle bazı düşüncelerimi paylaşmak istiyorum.

Bu haftaki analizimin başlığı, bu sofra daha çok muhabbet kaldıracağı için,‘Tadımlık Çerez’. Analizin omurgasını seçilmiş bir Başbakan Yardımcısına 20 sene önce gönderdiğim özel bir bilgi notu oluşturmakta. 20 sene bazen çok uzun zaman olabiliyor ama Türkiye gibi siyaset mantalitesinin derin dondurucuda tutulduğu ülkelerde 20 sene sanki dün gibi. Hatırlatmakta fayda var; Halen 12 Eylül anayasası yürürlükte.

Ne Demokrasisi?

Türkiye’de demokrasi ve onun ayrılmaz parçası liberalizm konusunda yazılıp konuşulanlar bol miktarda ama ana kavramlar ısrarla ‘by-pass’ edilmekte. Özellikle demokrasi, liberalizm ve onun olmazsa olmazı serbest piyasa kavramlarını tarihin kültürel birikiminden gelen destekleyici kavramlarla evlendirmezsek patinajdan çıkış zor gözükmekte.

flat,800x800,070,f.jpg1)Efsane Adam Kavramı:

 Türk-İslam kültüründe tek adamdan, tek kahramandan olağanüstü güçler göstererek sosyal sorunları çözme beklentisi vardır. Bir anlamda ‘Mehdi’ beklentisi olarak kabul edebiliriz.

Efsane adamdan beklentilerin altında ‘Adil’ ve ‘Hakkaniyet’ olarak tanımlanan iki ana kavram yatar. Bu iki kavram incelenmeden ve aydınlanmadan Türkiye’de sağ politikanın anlaşılması mümkün olmaz.

AKP’nin bugüne kadar gösterdiği yükselişte bu iki kavram ‘çift motor’ vazifesi görmektedir. Hatta ve hatta Türkiye’de ve dünyada İslam’a politik bilinç kazandıran şu özet slogan ve denklem üzerinde düşünmek ve çalışmak gerekir. ‘ al-Gani + al-Malik + al Hakk = al-Lah

Takdir edersiniz ki bu kavramları özümleyemeyen ve analiz edemeyen bir siyasi düşünce ve model Türkiye’yi sivil topluma dönüştüremez.

Başka bir değişle ‘Nihai Zenginlik + Nihai Egemenlik + Nihai Hakikat’ ı sacayağı yapamayan ithal ideolojiler siyasi sistemin istikrar ve sürekliliğini muhafaza edememektedirler.

Tanzimat’tan bu yana Türkiye ‘Bayram Salıncağı’ gibi iki uç arasında sallanıp bocalamaktadır. Efsane adam kavramında basit bir gerçeği gözden kaçırmamak gerekiyor;

İslam’ın doğuşunda iki kuşak gibi kısa bir sürede muhteşem büyüklükte ticaret sermayesi biriktiren Kureyş aşiretine gösterilen reaksiyon kritiktir. Hz. Muhammed’in mensubu olduğu Haşimiler aşireti dahil bir çok ‘ötekileşmiş’ grup yeni zenginliğe yabancılaşmış bulunmaktaydı. 

Mekke’nin uluslararası ticaret ve finans merkezi olarak ani yükselişi zengin Mekkeli tüccarların ölümsüzlüğe eriştiklerini sanmalarını beraberinde getirdi. Sanki yeni bir süper mezhebin doğmuş olması Muhammed İbn Abdullah’ı ‘ıkra’ emri gelmeden çok önce huzursuz etmeye başlamıştı bile.

İşte efsane adam kültürünün muhafazakâr görüşe göre geçmişten günümüze Mustafa Kemal, Menderes, Özal ve Erdoğan üzerinden uzanışının ‘Hattı Hümayun’u budur.

2) Sermaye Birikimi:

Bu dünyayı geçici mekân kabul eden kültürlerde sermaye birikim sürecine fazla güvenmek doğru olmaz. Sınırlı tasarruf ve birikim nedeniyle sermaye paylaşımının ciddi çatışmalara yol açtığını biliyoruz. İttihatçıların taşra bankacılığını teşvik etmeleri bir rastlantı değildi. Anadolu ve İstanbul sermayesi arasında mücadele halen güncelliğini korumaktadır. Sadece son zamanlarda ana akım medyan çatışmanın en yoğun olduğu alanlardan birisi oldu. Geçmişte bazı merkez sağ hükümetler kurulurken Tütün Bankasının oynadığı rolü tarihi örnek olarak hatırlatmakta fayda var. O bankanın rolü Türkiye iktisat tarihinin özeti bir vakadır. Sanırım Şerif Mardin hocanın fazlaca başvurulan  ‘Center-Periphry: Merkez-Çevre’ sosyolojik modelinin ekonomik altyapısı da  Anadolu-İstanbul sermayesinin çatışmasıdır.

3) Siyasi Misyon:

21.yüzyılda Türkiye’yi taşıyacak partinin misyonu ne olmalıdır? Misyonun ne olması gerektiğini 16. Yüzyıl’dan esinlenerek mi yoksa modern kavramlar üzerinde anlaşarak mı gerçekleştireceğiz?

Bence en zor olan ilk adımı atmak. Bu adım da basit fakat çetrefil bir soruyla başlıyor. Devletin tanımı ne olmalıdır? Devletin birey karşısında ki rolü nedir? Devletin kutsal tanımı nedir? Kutsallık neyi kapsar. Bireyin kutsallığı nedir, neyi kapsar? Gezi olaylarından bu yana tüm yaşananlarda ‘by-pass’ edilen bir soru.

 Cevaplara dünyada yükselen ya da reenkarnasyona uğrayan trendleri analiz ederek ulaşabiliriz. Belli başlı birkaç eğilim, a) Globalleşme fakat yöresel önem. b) Çevrenin korumanın ötesinde siyasi nitelik kazanması. c) ‘Big Corporation: Büyük Holdinglerin’ dinozor olmayacağı d) Etik kavramların statik olmaktan çıkıp dinamik özellik kazanması. e) Semavi dinlerin kendi aralarında yakınsaklık düzlüğüne erişmiş olması.

Dünyada bu değişimler ve eğilimler varken devlet kavramının da değişim sürecine başlaması en azından, değişim için, söylem düğmesine basılması gerekmekte.

Devletin yeni tanımlaması yapılmadan devletin sorumluluğunun çerçevesi çizilmeden alınacak politik ve ekonomik kararlar, boşlukta yürüyen astronotlar gibi, kolay ve rahat fakat gayritabiî olmaktan öteye gidemeyecektir.

Bence devletin yeni tanımı oluşmadan yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimi de astronot yürüyüşünden farklı bir sonuç yaratmayacaktır.

1 Mayıs 2014