Türkiye ve Rusya İlişkileri

Değerli düşünür dostlarım,

20.Yüzyılın başlarına kadar Türkiye’nin; coğrafi konumu, tarih ve kültür genleri itibarı ile bir Asya ülkesi olduğu kabul edilmekte idi. Endüstri devrimi ve bilgi çağının başlaması ile birlikte ülkemizin Asya ile Avrupa arasında bir köprü niteliğini taşıdığı vurgulandı. Küreselleşme gerçeğinin yadsınamayacak düzeyde dünyaya hakim olması sonrasında ise gerek siyasi ve gerekse ekonomik anlamda Türkiye’nin hem Asyalı ve hem de Avrupalı bir ülke olduğu telaffuz edilmeye başlandı. Tabiatı ile bu özellik Türkiye’nin alışılagelmiş politikalarını gözden geçirmesini, yeni paradigmalar ve stratejiler geliştirmesini kaçınılmaz kılmıştır.Tüm dünyada uluslar arası ilişkileri tanımlayan ve şekillendiren hakim parametre ulusal çıkarlardır.

Dünün ezberleri ve öğrenilmiş alışkanlıkları bugünün gerçekleri ve milli menfaatleri ile örtüşmediği sürece değiştirilmeleri gerekir.

Değerli düşünürler, ayni bizim gibi hem Asyalı ve hemde Avrupalı olan bir ülke daha vardır ki o da Rusya’dır. SSCB nin 1991 de dağılmasından evvel çok uzun süre iki kutuplu dünyanın çok önemli bir süper gücü olmasına karşılık sosyo-kültürel anlamda bu toplumun batılılaşma hevesi süregelmiştir. Rusya’nın sıcak denizlere açılabilmesi için Türkiye vaz geçilmez bir jeopolitik önemi haizdir. Ayrıca Türkiye’nin gerek Nato üyesi olması, gerekse ABD ve AB ile olan siyasi ve ekonomik ilişkileri,yakın-orta doğu ve Avrasya coğrafyasındaki itibarlı konumu Rusya tarafından önemsenen/değerli bulunan bir diğer özelliktir. Öte yandan Türkiye için de eskiden Komünizm tehlikesinin kaynağı gibi görülen düşman Rus algısı bitmiş, artık yerini iyi komşuluk ilişkilerine bırakmıştır.

Nitekim Avrasya bölgesinin iki büyük egemen gücü olarak Türkiye ve Rusya’nın yakınlaşma stratejileri tarihsel önyargıları ve korkuları aşmak üzerine inşaa edilmektedir. Türk-Rus yakınlaşması; Avrasya ve Doğu Akdeniz’de ihtilaflı süreçler ile yaşanan rekabet yerine birbirlerini tamamlayıcı bir boyuta yönelmiştir. Karşılıklı güven geliştirme çabaları sürdükçe her iki ülke için de ortak çıkar alanlarının genişletilmesi mümkündür. Uluslar arası ilişkilerin değişmez prensibi olan ‘’ Ebedi dostluklar ve düşmanlıklar yoktur ebedi olan yegane değer ulusal çıkarlardır’’ kuralı bu ilişkide de işlemektedir. Siyaset üstünde olan hayatın gerçek dinamikleri vardır.

Rusya ;Türkiye’nin ekonomik üretim yetenekleri için çok kıymetli bir pazar niteliği taşımaktadır. Turizm başta olmak üzere Türkiye bir çok alanda Rusya Federasyonu için çekim merkezi konumuna gelmiştir. Türkiye’de yaklaşık 20 bin Rus gelin bulunmaktadır, sadece İstanbul’da Rusçayı anadil olarak kullanan ve sayıları yüzbinleri bulan BDT vatandaşı vardır, Ankara’da ise Facebook’a üye 26 bin BDT vatandaşı yaşıyor,yılda 3 milyonu aşan Rus turist ülkemizi ziyaret ediyor. Rusça radyo yayınları, Rusça günlük gazete, Rusça eğitim-öğretim yapan okullar bahse konu yakınlaşmanın diğer göstergeleridir.  Ancak, bütün bu gelişmelere rağmen Rus ders kitaplarında halen Türk imajı olumlu değildir. Türk aydını Soğuk Savaş yıllarında olduğu gibi ‘ajan’ sıfatı alabilmektedir. Moskova’nın Kıbrıs konusundaki tutumunda bir değişiklik olmamıştır. PKK terörist listesine alınmamıştır. Terörle ilgili konular ikili ilişkilerde gündemin alt sıralarına itilmiştir. İki ülke arasındaki dış ticaret hacmi de yıldan yıla Rusya Federasyonu lehine bozulmaktadır. (Ref:Orsam yayınları)

Ortadoğu coğrafyasında Arap baharı denilen yeniden yapılandırma projesi ! kapsamında ise Rusya ve Türkiye karşı saflarda yer almaktadırlar. Özellikle Suriye’nin durumu gözönüne alındığında bu gerçeklik çok bariz bir şekilde görülmektedir. Türkiye’nin Çeçen sempatisi Rusya’yı tedirgin etmekte ve Ermenistan ile tarihsel meselemizin çözümünde çekimser kalmasına neden olmaktadır.

Rusya, ABD ile olan nüfuz mücadelesinde ve zımni bilek güreşinde Türkiye’nin Amerikan çıkarları doğrultusunda pozisyon alacağına dair kaygılarını muhafaza etmektedir. Her iki ülkeninde kendi ulusal çıkarlarını ve değerlerini saklı tutarak mevcut çekinceleri aşmaları gerektiği inancındayım. Bu şekilde doğabilecek sinerji mütekabiliyet(karşılıklılık) esası ile yeni ufuklar açabilecektir.

Netice olarak belirtmek isterim ki ; Bu gün 74 milyonu bulan Türkiye nüfusunun en az % 50’si Çarlık Rusyası, Sovyetler Birliği ve Balkan coğrafyasından zorunlu göçle gelen insanların soylarından oluşmuştur. Bu nedenle, Türkiye-Rusya ilişkilerinin her hangi iki ülke arasında kurulan iyi ilişkilerden çok daha ileri ve farklı bir boyutu olması gerekmektedir. Bu cümleden olarak kurumların yanısıra hukuksal temelde işbirliğine geçilmesi ihtiyacı vardır. 2011 yılı verilerine göre sadece Manavgat’ta 1208 nikah kıyılmış, bunların 243 ü yabancılarla, yarısından fazlası ise Ruslarla yapılmış (Ref : Dış İşleri Bakanı Sn.Davutoğlu). Kimbilir bu güne kadar  politika ve strateji uzmanlarının yapamadığını belki de Rus gelinlerimiz başarabilir, sayıları arttıkça iki ülke arasında çok daha etkin ve birbirini besleyici yapıdaki ilişkileri geliştirmek mümkün olabilir.

Saygılarımla

Serdar DURAT
Stratejist