Yazacağız…

Gazeteciler ve biz yazı yazanlar, gerçeğin bilgisine adanmışız.

Elbette, yazacağız; toplumu aydınlatacağız; daha iyi bir yaşamı arayacağız.

Türkiye gibi bir ülkede ise, “yazmak” hem kolay, hem çok zor…

Düzenin yanlışları üzerine giden hiçbir kalemin masuniyet anlamında güvencesi yoktur.

Fakat ‘yazmak, insanın kendisiyle birlikte bütün bir toplumun özgürlüğünü aramasıdır.

Felsefi boyutuyla bir var-oluş ‘sorunuyla’ karşı karşıyayızdır.

Yazarak yaşarız, “yazdığımız için” de itilir-kakılırız.

Ne ki, yazacakken, ‘susan, zaten yaşarken ölendir!

Bu, bana yıllar önce okuduğum bir savunmayı anımsatır:

“Yaşamak için kendimi özgür bir ülkede yaşıyor var-saymak zorundaydım”…

Budur! Ve Türkiye’de azımsanmayacak sayıda gazeteci tutukludur.

Tablo şöyle tamamlanır: ezerek yöneten, sömürerek üreten, bir sistem!

Bir paraleldir aslında bu düzen: kalemler ne kadar tutsaksa, soygun o kadar yoğundur.

Ve Saydamlıkta sonlarda, Yolsuzlukta başlarda oluşumuz, asla rastlantı değildir.

İlk düşünen ilk konuşandı; şimdi bir düşünelim: Yazılmasa ve yayımlanmasa:

Çocuk istismarı, kadına şiddet, savurganlıklar, dolaylı vergiler, sıcak para..

O arada, köyün köprüsünden kasabanın hekim ihtiyacına, “dertler”;

Nasıl olur da, bilinirdi? Bir dirhem olsun dermanı, bu denli etkin aranılabilir miydi?

Yazı aletlerimiz; klavyemiz, kalemlerimiz, birer kontrol kalemi işlevi görerek:

Yönetime “kendini düzlet”, yönetecek olana ‘iyi hazırlan’ çağrısını, -toplum adına- yapıyor.

Evet bedel ödüyoruz belki ama bazılarının sandığı gibi boşluğa da yazmıyoruz.

Bir inat bizimkisi, “oku” diye başlayan, yazarak tükenen; uygarlığımıza adanan birer yaşam…

Fırtınadan kurtardığımız tek tomruk doğaya dönse, ödülümüzdür diyerek,

Yazacağız, saklayacağız, konuşacağız, daha insancıl bir Dünya’yı hep birlikte kuracağız…