''Düşünce hayatımı yaşadığım hayat tarzı ile büyük oranda pratiğe dökebildiğimi düşünüyorum''

Haber3.com yazarı Pınar Korkut sordu, başta sinema ve fotoğrafçılık olmak üzere görsel sanatların farklı pratiklerinde kendini yetiştirmiş, yine son yıllarda ise yazdığı romanlarıyla dikkatleri üzerine çeken Can Sarıçoban yanıtladı...

Pınar Korkut pinar.korkutt81@gmail.com

‘‘Düşünce hayatımı yaşadığım hayat tarzı ile büyük oranda pratiğe dökebildiğimi düşünüyorum.’’

  Başta sinema ve fotoğrafçılık olmak üzere görsel sanatların farklı pratiklerinde kendini yetiştirmiş, son yıllarda ise yazdığı romanlarıyla dikkatleri üzerine çeken Can Sarıçoban’a merak ettiklerimi sordum.

Kendini nasıl bir sanatçı olarak tanımlarsın?

Duygusal inişleri çıkışları olan, gerekli motivasyonu sağladığında disiplinli bir şekilde çalışan ve başladığı işi bitiren, toplumsal normların zamana ve coğrafyaya göre tamamıyla değişken olduğunun farkında olan dolayısıyla sınırları olmayan biriyim. Bilgi edinmeyi, üretmeyi, hem bedensel hem de zihinsel hazları yaşayarak ilerlemeyi seviyorum. Düşünce hayatımı yaşadığım hayat tarzı ile büyük oranda pratiğe dökebildiğimi düşünüyorum. Kişiliğimin bu özellikleri genel olarak sanatımı da şekillendiriyor diyebilirim.

 Pariste Sinema eğitimi aldın. Fotoğraf ve sinemaya olan ilgin ne zaman başladı?

İlk olarak sayısal bir eğitim alarak üniversite hayatıma erken yaşta başladım. On altı yaşında İstanbul’dan ve ailemden ayrılıp Çukurova’da Kimya okuduğum dönemde birkaç sene yalnızlık yaşadım. Bu birkaç sene içerisinde kendimi dünyaca ünlü usta yönetmenlerin filmlerini izleyerek, Rus edebiyatı okuyarak ve bol bol yazarak başka bir insan haline getirdim diyebilirim. Yüksek sanatı anlamak ve hissetmek elbette ilk anda çok kolay olmadı ama bunun için kendimi zorladım ve sonucunu aldım. Nerede ve kimlerle olmak istediğimi biraz daha iyi anladığım ve kendimi daha iyi tanımaya başladığım bir süreç oldu bu. İlk kez bu dönemde özellikle sinemaya karşı içimde çok ciddi bir istek doğmaya başladı diyebilirim. Yönetmen olma ve kendi filmlerimi çekme hayalim vardı. Bunun için görsel teknik becerilerimi geliştirmek için fotoğraftan başlamaya karar verdim. Paris’teki müzeleri ve galerileri gezerek göz eğitimimi ve sanatsal bilgimi geliştirmek istiyordum.

Almanya’da bir Kimya firmasında staj yaparken çoktan Paris’te bir süre yaşayıp dil öğrenme ve ardından fotoğraf ve sinema okuma kararı almıştım. Bu arzuma odaklanmam sonucunda çeşitli tesadüfler gerçekleşti ve birkaç sene sonra kendimi Paris’te yaşarken ve fotoğraf eğitimi alırken buldum. Paris Fashion Week’te fotoğrafçılık yaptım ve aynı yıllar sinema okumaya başladım. Çeşitli kısa filmler de çektim ancak ilerleyen yıllarda fotoğrafla daha çok daha fazla içli dışlı olmaya başladım ve o yoldan ilerledim.

 İlk kişisel sergin olan Le paysage de la Solitude ile birlikte Paris’te geçen yıllarından bize biraz bahseder misin?

Açıkçası Fransa’da tanıdığım hiç kimse yoktu. Fransızca da bilmiyordum. Yine de içimden bir ses bunu yapmam gerektiğini söylüyordu. İlk önce dil eğitimi için Cours de civilisation française de la Sorbonne’u ayarladım. Aynı gün Belleville taraflarında Paris’i kuş bakışı gören küçük bir oda tuttum. Ardından vize ve oturma izni işleri için İstanbul’a gidip geldim. Henüz yirmi bir yaşındaydım. Tüm süreci sorunsuzca yönettiğimi gören ailem bana destek olmaya karar verdi. Elimden geleni yapıyordum çünkü böyle bir şeye giriştikten sonra ikinci bir şansım olmadığını düşünüyordum. 2009 yılının bahar aylarından sonra Paris’te resmen yaşamaya başladım. Birkaç ay sonra artık Fransızca konuşup yazabiliyordum. Dil kursuna devam ederken bir yandan Paris’i karış karış geziyor diğer yandan da fotoğraf okullarını araştırıyordum. Speos adlı fotoğraf okulunu böyle buldum. Üstelik sayısal üniversite diplomam ve fotoğraf portfolyom sayesinde yüksek lisans yapma imkânım vardı. Portfolyomu Almaya’da staj yaparken edindiğim makine ile parklarda yaptığım çekimler ile hazırlamaya başlamış ve bu çekimlere Paris ve çevre banliyölerdeki park ve ormanlık alanlarda devam etmiştim. Neticede işlerim ve diplomam kabul gördü ve okula başladım. Uzmanlık olarak stüdyo fotoğrafçılığından devam ettim. Tezimi ise Fine-Art fotoğrafçılığı üzerine yazdım.

Peyzaj fotoğraflarına bu dönemde de devam ettim ve hocalarımın yardımıyla ilk sergimi orada gerçekleştirmeye karar verdim. Hayatımda yaşadığım ani değişim ve birçok şeyin yoluna girmeye başlamasına karşın içimdeki yalnızlık duygusu, melankoli ve zaman zaman nükseden depresif ruh halinden kurtulamıyordum. Bu da çalışmalarıma yansıyordu. Bu yüzden ilk sergimin teması böyle şekillendi. İlerleyen yıllarda özellikle Paris Fashion Week’te çalışmaya başladıktan sonra biraz olsun bu ruh halinden kurtulacaktım.

 ‘‘Sanırım bir şehri hissetmek için orada yalnızca birkaç sene yaşamak yetmiyor, oradan bir süre ayrı kalmak da gerekiyor.’’

 

Peki İstanbul’a döndükten sonra?

Paris’te eğitimlerimi tamamladıktan ve birkaç sene çalıştıktan sonra; artık beşinci seneye yaklaşırken önümde iki seçenek vardı. Ya tamamen orada yaşayıp hayatımı şekillendirecektim ya da artık İstanbul’a dönüp öğrendiklerimi sergileyecektim. Paris’teki son aylarımda İstanbul’a daha sık gidip geliyordum. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde fotoğraf üzerine Sanatta Yeterlilik için araştırmalara başlamıştım.

İstanbul’a dönüşüm çok kolay oldu diyemem. Bu kez de ardımda Paris’i bırakmıştım. Sanırım bir şehri hissetmek için orada yalnızca birkaç sene yaşamak yetmiyor, oradan bir süre ayrı kalmak da gerekiyor. Fakat sonunda İstanbul’a dönmüştüm işte. Cihangir’de bir ev tutmuş, MSGSÜ’ye özel öğrenci olarak yazılıp bir sene boyunca Sanatta Yeterlilik dersleri almaya başlamıştım. Ancak çeşitli bürokratik sorunlar yaşadığım için ilerleyen yıllarda oradan devam edemedim. Bu dönemde yine bazı tesadüfler sonucu Beyoğlu’nda bulunan Gama Galeri’nin sahibi Şule Hanım ile tanıştım. O zamandan bu yana, yaklaşık sekiz senedir, sekiz solo sergi ve birçok uluslararası fuara bu sayede katıldım.

 ‘‘İlk kez ışıkla boyama tekniği kullanarak gerçekleştirildiğim Deranged isimli sergimde nü modeller kullanmaya başladım.’’

 

Nü fotoğraf çalışmalarına başlayışın nasıl oldu?

Eğer kıyafetlerin estetik bir unsuru yoksa ya da özel bir moda çekimi yapmıyorsam ve elbette fotoğrafta bir figür kullanacaksam onun nü olmasını daha doğru buluyorum. Çünkü fotoğrafta ön plana çıkan her şeyin bir işlevi olması gerektiğine inanıyorum. Bu yüzden özel bir karar alarak buna başladım diyemem. İlk kez ışıkla boyama tekniği kullanarak gerçekleştirildiğim Deranged isimli sergimde nü modeller kullanmaya başladım.

 Türkiye’de Nü fotoğraf sanatına ilgiyi nasıl değerlendiriyorsun?

Dünyadaki birçok yerden daha farklı olduğunu düşünmüyorum. Model bulmak konusunda da sergilemek konusunda da asla zorluk çekmedim. Tabi bunun altında yatan birçok şey olabilir. Başta güven unsuru. Hala Nü fotoğraf  kabul etmeyen bazı galeriler olduğunu şaşkınlıkla duyuyorum. Zaten bir eseri daha en başından bu şekilde değerlendirmek bana asla doğru gelmiyor.

 Dijital sanatlar ve NFT ile ilgili düşüncelerin?

Dijital sanatların bir geleceği olduğuna eminim. Zaten kategoriler arasındaki kesin ayrımın zamanla daha da zayıflayacak gibi gözüküyor. NFT’nin ise tam olarak ne olacağı konusu sanat çevrelerinin onu kullanma şekline göre son halini alacaktır. Yani bir tür kripto para birimi gibi kullanılmaktansa tüm eserlerin bir tür dijital imzası haline getirilebildiğinde bambaşka bir hal alacağını düşünüyorum.

 2020 de ilk romanın Düşler ve Hiçlik, 2022’de ise Diyalektik Rüyalar adlı ikinci romanın yayımlandı. Romanlarının çıkış öyküsü nasıl oldu?

En başta da söylediğim gibi ailemden ayrıldığım ilk yıllardan bu yana sürekli olarak yazdım. Bu sayede hem kendimi daha iyi tanıdım, hem yalnızlığımı giderdim, hem de belki bu bir tür terapiydi benim için. Ancak bu yazılar tamamıyla kendime sakladığım şeylerdi. Bugün de yazmaya devam ediyorum. Özellikle pandemi döneminde yıllar boyunca yazdıklarımdan da esinlenerek sıfırdan bir kurgu roman yazmayı denemek istedim. Tahminimden çabuk bu işi kotardım ve çevremden olumlu tepkiler aldım. Edit süreci biraz sancılı olsa da bir kitap yazmanın ne demek olduğunu öğrenmek açısından eğitici bir süreç olduğunu söyleyebilirim. Böylece ikinci kitabımı yazmak ve yayınlamak daha kolay oldu. Diyalektik Rüyalar’ı da ikinci pandemi kapanması döneminde biraz daha hızlı bir şekilde kotardım. Şu anda  üçüncü kitabım üzerine çalışıyorum.

 Sırada neler var?

Yıldız Teknik Üniversitesinde felsefe üzerine ikinci yüksek lisansımı yapıyor ve akademik kariyerime devam ediyorum. Bir yandan da üçüncü kitabımı bitirmeye çalışıyorum. Kafamda yeni fotoğraf projeleri var ancak bunların olgunlaşması için biraz daha zamana ihtiyacım olduğunu hissediyorum. Okuyacak, yazacak, üretecek birçok şey var ancak son dönemlerde bir tür anlamsızlık duygusunun etkisi altındayım. Dış etkenler, olumsuzluklar ve çok daha önemli görünen sorunlar varken odaklandığım konular bununla birlikte değişiyor ve gündemimi işgal ediyor.

">

‘‘Düşünce hayatımı yaşadığım hayat tarzı ile büyük oranda pratiğe dökebildiğimi düşünüyorum.’’

  Başta sinema ve fotoğrafçılık olmak üzere görsel sanatların farklı pratiklerinde kendini yetiştirmiş, son yıllarda ise yazdığı romanlarıyla dikkatleri üzerine çeken Can Sarıçoban’a merak ettiklerimi sordum.

Kendini nasıl bir sanatçı olarak tanımlarsın?

Duygusal inişleri çıkışları olan, gerekli motivasyonu sağladığında disiplinli bir şekilde çalışan ve başladığı işi bitiren, toplumsal normların zamana ve coğrafyaya göre tamamıyla değişken olduğunun farkında olan dolayısıyla sınırları olmayan biriyim. Bilgi edinmeyi, üretmeyi, hem bedensel hem de zihinsel hazları yaşayarak ilerlemeyi seviyorum. Düşünce hayatımı yaşadığım hayat tarzı ile büyük oranda pratiğe dökebildiğimi düşünüyorum. Kişiliğimin bu özellikleri genel olarak sanatımı da şekillendiriyor diyebilirim.

 Pariste Sinema eğitimi aldın. Fotoğraf ve sinemaya olan ilgin ne zaman başladı?

İlk olarak sayısal bir eğitim alarak üniversite hayatıma erken yaşta başladım. On altı yaşında İstanbul’dan ve ailemden ayrılıp Çukurova’da Kimya okuduğum dönemde birkaç sene yalnızlık yaşadım. Bu birkaç sene içerisinde kendimi dünyaca ünlü usta yönetmenlerin filmlerini izleyerek, Rus edebiyatı okuyarak ve bol bol yazarak başka bir insan haline getirdim diyebilirim. Yüksek sanatı anlamak ve hissetmek elbette ilk anda çok kolay olmadı ama bunun için kendimi zorladım ve sonucunu aldım. Nerede ve kimlerle olmak istediğimi biraz daha iyi anladığım ve kendimi daha iyi tanımaya başladığım bir süreç oldu bu. İlk kez bu dönemde özellikle sinemaya karşı içimde çok ciddi bir istek doğmaya başladı diyebilirim. Yönetmen olma ve kendi filmlerimi çekme hayalim vardı. Bunun için görsel teknik becerilerimi geliştirmek için fotoğraftan başlamaya karar verdim. Paris’teki müzeleri ve galerileri gezerek göz eğitimimi ve sanatsal bilgimi geliştirmek istiyordum.

Almanya’da bir Kimya firmasında staj yaparken çoktan Paris’te bir süre yaşayıp dil öğrenme ve ardından fotoğraf ve sinema okuma kararı almıştım. Bu arzuma odaklanmam sonucunda çeşitli tesadüfler gerçekleşti ve birkaç sene sonra kendimi Paris’te yaşarken ve fotoğraf eğitimi alırken buldum. Paris Fashion Week’te fotoğrafçılık yaptım ve aynı yıllar sinema okumaya başladım. Çeşitli kısa filmler de çektim ancak ilerleyen yıllarda fotoğrafla daha çok daha fazla içli dışlı olmaya başladım ve o yoldan ilerledim.

 İlk kişisel sergin olan Le paysage de la Solitude ile birlikte Paris’te geçen yıllarından bize biraz bahseder misin?

Açıkçası Fransa’da tanıdığım hiç kimse yoktu. Fransızca da bilmiyordum. Yine de içimden bir ses bunu yapmam gerektiğini söylüyordu. İlk önce dil eğitimi için Cours de civilisation française de la Sorbonne’u ayarladım. Aynı gün Belleville taraflarında Paris’i kuş bakışı gören küçük bir oda tuttum. Ardından vize ve oturma izni işleri için İstanbul’a gidip geldim. Henüz yirmi bir yaşındaydım. Tüm süreci sorunsuzca yönettiğimi gören ailem bana destek olmaya karar verdi. Elimden geleni yapıyordum çünkü böyle bir şeye giriştikten sonra ikinci bir şansım olmadığını düşünüyordum. 2009 yılının bahar aylarından sonra Paris’te resmen yaşamaya başladım. Birkaç ay sonra artık Fransızca konuşup yazabiliyordum. Dil kursuna devam ederken bir yandan Paris’i karış karış geziyor diğer yandan da fotoğraf okullarını araştırıyordum. Speos adlı fotoğraf okulunu böyle buldum. Üstelik sayısal üniversite diplomam ve fotoğraf portfolyom sayesinde yüksek lisans yapma imkânım vardı. Portfolyomu Almaya’da staj yaparken edindiğim makine ile parklarda yaptığım çekimler ile hazırlamaya başlamış ve bu çekimlere Paris ve çevre banliyölerdeki park ve ormanlık alanlarda devam etmiştim. Neticede işlerim ve diplomam kabul gördü ve okula başladım. Uzmanlık olarak stüdyo fotoğrafçılığından devam ettim. Tezimi ise Fine-Art fotoğrafçılığı üzerine yazdım.

Peyzaj fotoğraflarına bu dönemde de devam ettim ve hocalarımın yardımıyla ilk sergimi orada gerçekleştirmeye karar verdim. Hayatımda yaşadığım ani değişim ve birçok şeyin yoluna girmeye başlamasına karşın içimdeki yalnızlık duygusu, melankoli ve zaman zaman nükseden depresif ruh halinden kurtulamıyordum. Bu da çalışmalarıma yansıyordu. Bu yüzden ilk sergimin teması böyle şekillendi. İlerleyen yıllarda özellikle Paris Fashion Week’te çalışmaya başladıktan sonra biraz olsun bu ruh halinden kurtulacaktım.

 ‘‘Sanırım bir şehri hissetmek için orada yalnızca birkaç sene yaşamak yetmiyor, oradan bir süre ayrı kalmak da gerekiyor.’’

 

Peki İstanbul’a döndükten sonra?

Paris’te eğitimlerimi tamamladıktan ve birkaç sene çalıştıktan sonra; artık beşinci seneye yaklaşırken önümde iki seçenek vardı. Ya tamamen orada yaşayıp hayatımı şekillendirecektim ya da artık İstanbul’a dönüp öğrendiklerimi sergileyecektim. Paris’teki son aylarımda İstanbul’a daha sık gidip geliyordum. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde fotoğraf üzerine Sanatta Yeterlilik için araştırmalara başlamıştım.

İstanbul’a dönüşüm çok kolay oldu diyemem. Bu kez de ardımda Paris’i bırakmıştım. Sanırım bir şehri hissetmek için orada yalnızca birkaç sene yaşamak yetmiyor, oradan bir süre ayrı kalmak da gerekiyor. Fakat sonunda İstanbul’a dönmüştüm işte. Cihangir’de bir ev tutmuş, MSGSÜ’ye özel öğrenci olarak yazılıp bir sene boyunca Sanatta Yeterlilik dersleri almaya başlamıştım. Ancak çeşitli bürokratik sorunlar yaşadığım için ilerleyen yıllarda oradan devam edemedim. Bu dönemde yine bazı tesadüfler sonucu Beyoğlu’nda bulunan Gama Galeri’nin sahibi Şule Hanım ile tanıştım. O zamandan bu yana, yaklaşık sekiz senedir, sekiz solo sergi ve birçok uluslararası fuara bu sayede katıldım.

 ‘‘İlk kez ışıkla boyama tekniği kullanarak gerçekleştirildiğim Deranged isimli sergimde nü modeller kullanmaya başladım.’’

 

Nü fotoğraf çalışmalarına başlayışın nasıl oldu?

Eğer kıyafetlerin estetik bir unsuru yoksa ya da özel bir moda çekimi yapmıyorsam ve elbette fotoğrafta bir figür kullanacaksam onun nü olmasını daha doğru buluyorum. Çünkü fotoğrafta ön plana çıkan her şeyin bir işlevi olması gerektiğine inanıyorum. Bu yüzden özel bir karar alarak buna başladım diyemem. İlk kez ışıkla boyama tekniği kullanarak gerçekleştirildiğim Deranged isimli sergimde nü modeller kullanmaya başladım.

 Türkiye’de Nü fotoğraf sanatına ilgiyi nasıl değerlendiriyorsun?

Dünyadaki birçok yerden daha farklı olduğunu düşünmüyorum. Model bulmak konusunda da sergilemek konusunda da asla zorluk çekmedim. Tabi bunun altında yatan birçok şey olabilir. Başta güven unsuru. Hala Nü fotoğraf  kabul etmeyen bazı galeriler olduğunu şaşkınlıkla duyuyorum. Zaten bir eseri daha en başından bu şekilde değerlendirmek bana asla doğru gelmiyor.

 Dijital sanatlar ve NFT ile ilgili düşüncelerin?

Dijital sanatların bir geleceği olduğuna eminim. Zaten kategoriler arasındaki kesin ayrımın zamanla daha da zayıflayacak gibi gözüküyor. NFT’nin ise tam olarak ne olacağı konusu sanat çevrelerinin onu kullanma şekline göre son halini alacaktır. Yani bir tür kripto para birimi gibi kullanılmaktansa tüm eserlerin bir tür dijital imzası haline getirilebildiğinde bambaşka bir hal alacağını düşünüyorum.

 2020 de ilk romanın Düşler ve Hiçlik, 2022’de ise Diyalektik Rüyalar adlı ikinci romanın yayımlandı. Romanlarının çıkış öyküsü nasıl oldu?

En başta da söylediğim gibi ailemden ayrıldığım ilk yıllardan bu yana sürekli olarak yazdım. Bu sayede hem kendimi daha iyi tanıdım, hem yalnızlığımı giderdim, hem de belki bu bir tür terapiydi benim için. Ancak bu yazılar tamamıyla kendime sakladığım şeylerdi. Bugün de yazmaya devam ediyorum. Özellikle pandemi döneminde yıllar boyunca yazdıklarımdan da esinlenerek sıfırdan bir kurgu roman yazmayı denemek istedim. Tahminimden çabuk bu işi kotardım ve çevremden olumlu tepkiler aldım. Edit süreci biraz sancılı olsa da bir kitap yazmanın ne demek olduğunu öğrenmek açısından eğitici bir süreç olduğunu söyleyebilirim. Böylece ikinci kitabımı yazmak ve yayınlamak daha kolay oldu. Diyalektik Rüyalar’ı da ikinci pandemi kapanması döneminde biraz daha hızlı bir şekilde kotardım. Şu anda  üçüncü kitabım üzerine çalışıyorum.

 Sırada neler var?

Yıldız Teknik Üniversitesinde felsefe üzerine ikinci yüksek lisansımı yapıyor ve akademik kariyerime devam ediyorum. Bir yandan da üçüncü kitabımı bitirmeye çalışıyorum. Kafamda yeni fotoğraf projeleri var ancak bunların olgunlaşması için biraz daha zamana ihtiyacım olduğunu hissediyorum. Okuyacak, yazacak, üretecek birçok şey var ancak son dönemlerde bir tür anlamsızlık duygusunun etkisi altındayım. Dış etkenler, olumsuzluklar ve çok daha önemli görünen sorunlar varken odaklandığım konular bununla birlikte değişiyor ve gündemimi işgal ediyor.

Tüm yazılarını göster